Marmara Denizi'ndeki bulanıklığın nedenleri

-
Aa
+
a
a
a

Doç. Dr. Mustafa Yücel, yaptıkları analizler sonucunda Marmara Denizi'ndeki kirlilik, tuzluluk, sıcaklık, klorofil, fitoplankton, zooplankton, oksijen ve ışık miktarı ile bulanıklığın nedenlerini paylaşıyor.

""
Marmara Denizi'ndeki bulanıklığın nedenleri
 

Marmara Denizi'ndeki bulanıklığın nedenleri

podcast servisi: iTunes / RSS

Nevin Sungur: Herkese merhaba. Açık Radyo’da yayınlanan Dünya Mirası Adalar programını dinliyorsunuz. Ben Nevin Sungur.

Derya Tolgay: Ben Derya Tolgay.

N.S.: Teknik masada Ferya Kabil bizimle beraber. Hem kendisine, hem de destekçimiz Sibel Akkaşoğlu'na çok teşekkür ediyoruz. Bugün gündemimizde Marmara Denizi var. Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nden (ODTÜ) Prof. Dr. Mustafa Yücel ile birlikte göz göre göre kaybettiğimiz, giderek kirlenen, oksijen seviyesi giderek azalan, aslında çok özel bir deniz olan Marmara Denizi'nin son durumunu konuşacağız. Kendisi, kısa bir süre önce yaptıkları bir araştırmanın sonuçlarını bizlerle paylaşacak. Konuğumuzla sohbete başlamadan önce sizlerle iki duyuru paylaşmak istiyorum.

İlki; aylardır merak ve endişeyle beklediğimiz Adalar’ın imar planları nihayet askıya çıktı. Dün de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden (İBB) iki yetkili, Adalıları bu planlar konusunda bilgilendirdi. Derya, sen o toplantıdaydın. Kısaca paylaşır mısın, neler konuşuldu?


D.T.: Tabii ki. Toplantı yaklaşık üç saat sürdü ama bir üç saat daha sürseydi. Netleşmeyen, birçok muğlak durum da vardı. Askıdaki planlara itiraz süresi 28 Ağustos'ta bitiyor. Yaklaşık iki senedir İBB, bu planlar üzerine çalışıyordu. Bu arada küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum. Marmara Denizi ve Adalar’ın 2021 yılında Cumhurbaşkanı tarafından Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edilmesi sonucu, Adalar’da imar planı yapma ve onaylanma yetkisi seçilmiş belediyelerden alınarak, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'na geçti. Bu ayrıntılara şimdi çok fazla girmeyelim. Ama ilgilenenler bizim Dünya Mirası Adalar Facebook sayfasına bakabilirler. Üç saatlik bu toplantıyı canlı olarak kayıt yaptık. Dinleyicilerimizden bu konuyla ilgilenen olursa yayını dinleyip yorum da yapabilirler. Bu arada bu konularda uzman çok değerli sivil toplum kuruluşları, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve TMMOB Şehir Plancıları Odası’yla da görüşmüştük. Onlar da bu planlar üzerine çalışıyor ve yakın bir zaman içinde bizlerle de paylaşacaklar; itiraz, öneri ve hatta dava süreçleri hakkında da bilgi verecekler. Dediğim gibi biz bu konuyla ilgili duyuruları paylaşacağız. Dünya Mirası Adalar’ı takip etmeyi sürdürün lütfen.

Şimdi toplantıdan minicik bir örnek vermek istiyorum. Bu toplantı sırasında üzücü bir açıklama yapıldı. Birçok değerli uzman arkadaşımızın uzun senelerdir üzerinde çalıştığı, 350 adet sivil mimarlık yapısı ya da modern mimarlık mirasını koruma, tescillenmesi İstanbul 5 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından reddedilmiş. Bu konuyla ilgili radyoda da birçok program yaptık. Adalar'da modern mimarlık rotaları da yaptık. Koruma Kurulu, mutlaka bu kararın gerekçelerini açıklamalı ve ayrıca kararını, ‘korumama’ değil, ‘koruma’ olarak değiştirmeli. Buradan bu çağrıyı yapalım istiyorum çünkü dinleyicilerimiz arasında da bu konularda uzman arkadaşlar var. Hep beraber bu konuyu gündeme taşımalıyız. İstanbul'da kaybettiklerimizi Adalar’da da kaybetmemeliyiz.

Ben bir de talihsiz ve çok üzücü bir şey paylaşmak istiyorum. Dün Kınalıada'dan bir arkadaşım aradı ve 15 köpeğin zehirlenerek öldürülmüş olduğunu söyledi. Yemek ile zehirlemişler ve hepsi de acı çekerek ölmüş. Şu anda elimizde çok fazla bilgi yok ama..

N.S.: Evet bu konuyla ilgili bir şey duyan ve bilgi vermek isteyen kişiler lütfen bize ulaşsın. Bu korkunç şeyi kim yaptıysa umarım cezasını bulur.

Biraz önce yağtığımız girişte bugün Marmara Denizi'ni konuşacağız demiştik. Profesör Doktor Mustafa Yücel bizlerle. Hoş geldiniz yayınımıza Mustafa Bey.

Mustafa Yücel: Hoş bulduk. Davetiniz için teşekkür ederim.


N.S.:Önce kısaca sizi tanıtmak istiyorum. Siz, ODTÜ Kimya Mühendisliği Bölümü’nden lisans derecenizi ve daha sonra da ODTÜ Felsefe Bölümü’nden de Bilim Felsefesi yan dal derecesi almışsınız. Daha sonra sırasıyla önce ABD’de oşinografi doktoranızı yapıp ardından da Fransa ve Almanya'da doktora sonrası araştırmalarınıza devam etmişsiniz. Şu anda ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü'nde hem öğretim üyesi ve aynı zamanda da Enstitü Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyorsunuz. Uluslararası dergilerde çok sayıda makaleniz yayınlanmış. Pasifik, Atlantik, Akdeniz, Karadeniz, Marmara ve Baltık Denizi'nde 14 uzun süreli araştırma seferine katılmış ve beş kere de ABD’nin Alvin ve Fransa’nın Nautile adlı araştırma denizaltılarıyla derin deniz dalışlarına katılmışsınız. Bol miktarda ödülünüz var. Kısacası hem başarılı, hem de çok çalışkan bir bilim adamısınız. Ne güzel. Ama maalesef konumuz üzücü bir konu; Marmara Denizi.

Ben Yalovalıyım ve çocukluğumu orad
a geçirdim, biliyorum. 70’lerde Marmara Denizi pırıl pırıl bir denizdi ama maalesef artık öyle değil. Sizden ilk olarak yapmış olduğunuz çalışma konusunda bizleri bilgilendirmenizi isteyeceğim. Bu çalışmayı düzenli olarak yapıyorsunuz anladığım kadarıyla değil mi?

M.Y.:Öncelikle yaptığınız giriş için çok teşekkür ederim. Denizaltı dalışlarından bahsettiniz. Aslında Marmara gibi oksijenini kaybetmiş deniz suları şu an günümüz dünyasında, gezegenimizin şu andaki halinde çok çok derin sularda oluşan su kütleleri. Onun için zaten denizaltılarla inip, örneklemek zorunda kalıyoruz okyanusun geri kalanında. Marmara gibi dış okyanusa dolaşımı kısıtlı olan ve kirlilik baskısı altındaki yerlerde, maalesef bu oksijensizlik sınırı üste kadar çıkıyor. Birazdan zaten bunu da konuşacağız. Benim uzmanlık alanım aslında bu. Denizin oksijeni az olan yerlerinde ne oluyor, ne bitiyor, oradaki anaerobik yaşam nasıl? Kendi açısından bilimsel başka tarafları da var ama genel olarak uzmanlığım bu alanda. Dünyanın diğer yerlerindeki, Marmara Deniz’ine benzer sistemleri de çalışmıştım Türkiye'ye dönmeden. Dönünce de, diğer hocalarımız ve araştırmacılarımızla beraber bildiklerimizi uygulamaya başladık.



Marmara araştırmalarımız özellikle son yıllarda çok ivme kazandı. Bizim Deniz Bilimi Enstitüsü
45 yıllık bir enstitü. 'Bilim' adlı bir araştırma gemimiz var. Bu geminin inşası 1980’e dek gidiyor. 1983’te artık her türlü teçhizatı tamamlanıp bütün Türkiye denizlerinin araştırmaları başlıyor. Özellikle 1983’ten beri bizim elimizde çok detaylı veriler var. Tabii ki diğer kurumlarımızın, İstanbul Üniversitesi (İÜ) gibi diğer kurumlarımızın da yaptığı 1950’lere kadar giden bazı veri setleri var. Bunlara bakarak ve benzer sistemlerle karşılaştırıp, Marmara'daki durumu ortaya koymuş durumdayız. Son yıllarda çok arttı seferlerimiz. Marmara’dan daha yeni geri geldik. Şu an yılda ortalama üç sefer yapıyoruz Marmara'ya.

N.S.:Peki bu son çalışma nasıl sonuçlar üretti? Bu son turunuza dair neler paylaşabilirsiniz bizimle?

M.Y.: Marmara’nın aslında oksijensizlik durumu epey bir süredir gelişiyor, devam ediyor. Son çalışmamız şu açıdan önemliydi. Özellikle son üç yılda sefer sayımızı yılda üç, hatta zaman zaman dörde kadar çıkardık. Bu sefer o serinin sonu gibi oldu. Yani bütün müsilaj dönemindeki, ondan öncesindeki ve sonrasındaki sefer serimizin şimdilik son halkasını oluşturdu. Özellikle bu son seferle birlikte artık resmi bayağı detaylı önümüze koymuş durumdayız.

Çanakkale Boğazı

En önemli bulgu şu aslında; Marmara Denizi’nin en üst tabaka suyu Karadeniz kaynaklı su ve bu su 50 metre derinliği geçmiyor. Marmara'nın geri kalanı Akdeniz suyu aslında. Bütün derin sular, aslında Akdeniz kökenli ve yukarısıyla çok karışamıyor. Çünkü tuzluluk farkı çok fazla. Bu dikeyde karışımı engelliyor. Bin 200 metreye kadar ulaşan bir derinliği var. Özellikle en derin yeri Çınarcık çukurunda. Akdeniz'den yani Ege Denizi'nden taşınan o suyun içindeki oksijen ne ise diplere onlar giriyor. Özellikle Doğu Marmara, Çınarcık Çukuru, İzmit Körfezi’ne atmosferden oksijen giremiyor. Çanakkale Boğazı'ndan giren oksijen kalırsa, oralara yetişmeye çalışıyor. Aslında en önemli bulgumuz bu durumun daha da kronikleşerek devam etmiş olması. Tabakalaşma had safhada. Marmara'ya çıktığımız her mevsimde, her ayda tabakalaşmanın çok yüksek olduğunu gözlemledik. Marmara'nın tek oksijen kaynağı, Çanakkale Boğazı'ndan gelen oksijen. O biraz sistemi ayakta tutuyor hatta daha da çökmesinin önünde engel oluyor diyebiliriz.

Bir başka bulgumuz da, özellikle bu yıl zaten haberlerde de hep bahsediyoruz. Bu oksijensizlik tek başına olan bir olgu değil,
özellikle kirlilik yükünün artarak devam etmesi asıl neden, onun bir sonucu. Bu kirlilik yükü Marmara'da hala mevcut yani bir azalma olmadı. Özellikle son iki, üç yıldaki yoğun Marmara'nın gündeme gelmesi nedeniyle bir çok proje ve önlem devreye alındı ya da alınmaya çalışılıyor. Ama henüz bunların bir etkisinin olmadığını da kesin olarak bulmuş durumdayız. Kısacası sonuçlar bu şekilde diyebilirim.

D.T.:Sonuçlar çok ürkütücü. Bin 200 metre derinlikte var olan oksijenin, şu anda 25 – 30 metreye düştüğünü belirtiyorsunuz. Bu durum yani üst tabakayla sıralanmış olması, Marmara Denizi'ndeki biyoçeşitliliği nasıl etkiliyor ve son 40 – 50 senede derin deşarj ile ne tür değişimler gözlendi? Bildiğim kadarıyla iyi bir arıtma olmadığı için onlar çok etkili.

M.Y.: Evet. İlk başta çok güzel söylediniz. Aslında geçmişte, 50 yıl önce, belki 60 yıl önce siz, diyelim ki çok oksijensiz yaşamaya alışmış mikrobiyal bir bakteri türü çalışıyorsunuz. Marmara'nın bin 200 metresine kadar örnekleme cihazınızı indirip ya da denizaltıyla kendiniz dalıp o örneği geri çıkartmak zorundaydınız. Şu an öyle bir konuyu çalışıyorsanız. 30 metreye belki bir skuba ile dalıp örneğinizi elde edebilirsiniz. Çünkü Marmara Denizi’ndeki oksijensizlik eşiği ya da teknik tabirle hipoksiya eşiği maalesef çok arttı. Karadeniz suyunun bittiği yere yani o derinliklere dayanmış durumda. Son 50 - 60 yılda bütün kurumlarımızın elindeki veriye göre durum bu şekilde.



Derin deşarj dediniz, evet. Bu aslında konuyla ilgili tabii ki özellikle 80’ler ve 90’ların başında, geçmiş raporlardan, geçmiş haber ve makalelerden bu konunun tartışıldığını biz de gördük. Tabii ki bu derin deşarj konusu hakkında benim kişisel yorumum, İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’nün (İSKİ) o dönem İstanbul Boğazı'na yapılacak deşarjlarla ilgili aldığı bir tasarruf. O yıllarda ODTÜ Deniz Enstitüsü de o projenin içindeydi. Hatta Boğaz’ın bir alt akıntısının olduğu, alt akıntının Karadeniz'e kadar ulaştığı, Karadeniz'in dip suyuna bir girdi oluşturduğunu ortaya koyan çalışmaları da aslında ODTÜ yapıyor. Belki biraz buna da bakarak o yıllar içinde böyle bir çözüm düşünülüyor. Ama bu şu demek değil. 40-50 metre derin deniz deşarjı diye kabul edilen derinlik uygulaması, bir anda bir bakıyorsunuz Türkiye'nin her yerinde kullanılıyor. Aslında bu, İstanbul Boğazı için geçerli bir ölçüm. Özellikle Boğaz kıyısında olan deşarjların o derinliğe alınması halinde, en azından bir kısmının Marmara'ya gitmemesi sonucunu doğuracak bir önlem bu.

Demin de bahsettiğim gibi Marmara’da 40 - 50 metreden sonra zaten bir Akdeniz suyu var ve zaten siz oraya doğru bunu vermiş oluyorsunuz. Marmara'nın içinde kalan bir su bu zaten çoğunlukla. Dolayısıyla kimi yerlerde, özellikle kıyıya doğru -bu az önce bahsettiğim Karadeniz kökenli üst tabakanın 40 metreye kadar dayanması hatta bu kıyılara doğru biraz daha da derinleşir, 50 - 60 metre olur yani bir eğri doğrultusunda hareket eder- o tabakalaşma belirginliğini kaybeder. Sizin oralarda 40 metreye verdiğiniz bir deşarjla, dikey karışımın hemen yüzeye çıkması çok olasıdır. Dolayısıyla bu önlem, o yıllarda Marmara'da kirlilik birikimini çok da önleyemedi aslında. Bugün ortaya çıkan tablo da zaten ortada.

D.T.: Alıcı ortam değil diyor değil mi bilim insanları?

N.S.:İnsan değişik bir yaratık. Gözüyle görmeden bazı şeylere inanmayı ısrarla reddediyor. İki yıl oldu mu müsilaj?

M.Y.:Evet. Tam iki yıl oldu.

N.S.: Müsilajla birlikte bu konular birdenbire çok tartışılmaya başlandı. Ama süreç ortadan kaybolunca, sanki korona gibi hiç böyle bir şeyler yaşanmamış gibi davranıyoruz. İklim krizi yaşıyoruz ve bu kriz dolayısıyla okyanuslar ısınıyor buzullar eriyor. Bu krizin giderek artacağını söylüyorlar bilim insanları. Müsilaj sadece ısının artmasına bağlı değil, kirlilik seviyesiyle de çok alakalı. Siz bir bilim insanı olarak, bütün elinizdeki verilerle nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz?

M.Y.:Bizim elimizdeki veriler ve oşinografi literatürünün bize sağladığı yön şu şekilde; Bir kere ısınan su -bu, basit bir fiziko-kimya kuralı- çok daha az gaz çözebiliyor içerisinde. Buna oksijen de dahil. Isınma nedeniyle oksijenin çözülebileceği üst sınırı yani bulunabileceği üst miktarı giderek düşürüyor olacak. Marmara'nın ısındığı ortada zaten. Verilerimiz, Marmara'nın bütün denizlerimiz içerisinde en hızlı ısınan deniz olduğunu gösteriyor. Tabii ki, kapalı bir deniz olduğu için bu bir derece normal ama tabii insan baskısı da olduğundan bir şekilde denizin o ısıyı karaya transfer edebilmesinin önüne yapılaşma gibi setler çektiğimizden, Marmara şu anda ortalama 2 dereceye yakın ısınmış durumda. Dünya okyanusları 1,2 derece falan bu arada. Zaten sizler de birçok programınızda konuya değiniyorsunuz. Bizim bütün denizlerimiz aslında ortalamadan hızlı ısınıyor, onu da parantez içinde belirteyim. Hep kutup denizleri hızlı ısınıyor, iklim değişikliği orada daha hızlı etki edecek denir mesela ama Karadeniz de öyle zaten. Doğu Akdeniz zaten yapısı itibariyle hızlı ısınıyor. Karadeniz, Marmara bayağı hızlı ısınıyor. Bu durum, oksijenin artık suda çözülebileceği üst sınırı giderek aşağı çekecek. Daha sıcak bir su, daha az oksijen demek. Zaten oksijeni tüketen kirlilik baskısı gibi baskılar devam ediyor. Onların azaldığı yok. Bu koşullarda, tabii ki iklim krizinin ilk etkisi bu oksijen miktarında olacak.

Müsilaja neden olan ikinci etki, bir plankton patlaması ve orada spesifik bir türün, ‘humucus’u salgılayan ve ortamdaki diğer maddeleri birbirine yapıştırıp, o görünen tabakaları oluşturan o tür ya da tür gruplarının muhtemelen daha da sık biçimde patlamasına neden olacak. Bunu tam öngöremiyoruz. Bu da doğal aslında. Modellerimiz ve verilerimizle, hangi türün aşağı yukarı hangi haftalarda ortaya çıkacağını öngörebilsek de bir sonraki yıl ne olacak diye sorduğunuzda, ille de o tür gelecek ve büyük bir çoğalım gösterecek diyemiyoruz henüz. Modellerimiz ve verilerimiz giderek gelişiyor bir yandan ama doğa da çok kompleks biliyorsunuz. Yine de şunu söyleyebiliriz. Küresel ısınma devam ettikçe kasırga sıklığı artacak. Bu biliniyor. Şu an yaşadığımız gibi özellikle Kuzey Atlantik, yüzey suyu sıcaklıklarının ortalamanın yukarısında olması, ekstrem hava koşulları, sıcak hava dalgaları ve aynı zamanda sıcak deniz suyu olayları daha da sıklaşacak. Giderek ısınan bir Marmara'da da müsilaj gibi zararlı alg patlamalarının sıklığı de artacak.

2021'deki Marmara müsilajı

Bizdeki kayıtlara göre 2007 ve 2008’de kısmi bir şekilde Marmara'da bu olay meydana geliyor. Ama bunlar küçük ölçeklerdeydi. Ama 2021’de yaşanan çok büyük tarihi bir ölçekteydi. Son yirmi yılda iki kez bunu gözlemlediysek, önümüzdeki yıllarda emin olun, bunun yaşanma sıklığı ikiden fazla olacak. Hangi yıl, hangi ay olacağını daha tahmin edemiyoruz. Ama oksijen seviyeleri maalesef yardım etmeyecek ve küresel ısınma ve zararlı alg patlamaları bunları sıklaştıracak diyebiliriz.

N.S.: Peki geri dönüş noktasını geçtik mi? Bundan sonra diyelim ki koşullar yerine getirildi, hala bir şans var mı?

M.Y.: Biraz önce biyoçeşitliliği de sormuştunuz, oraya da bağlayayım. 60 yıl öncesine göre kayıp çok fazla. Bunun en büyük nedeni, az önce de bahsettim, habitatların kaybı. Oksijenli bir Marmara derin denizi artık yok. Dolayısıyla Akdeniz'in derin deniz türleri artık Marmara'ya giremiyor. Bir balığın tolere edebileceği kadar oksijen içeren sular, sadece yüzeydeki 30 - 40 metrede. Mevsime göre, örneğin kışın bu 40’a çıkıyor, yazın ise bu 25 belki 22 – 23 metreye kadar düşecek. Tabii ki habitat kaybı tür sayısını çok azaltmış durumda. Deniz tabanında varolan türlerde çok fazla kayıp var. 

Şimdi sorunuza gelirsek; oksijen durumunu iyileştirir yani kirlilik baskısını azaltığınızı varsayalım. Bizim elimizdeki modellerle de simülasyonlarını yapıyoruz. Hatta giderek geliştiriyoruz bunları. Akdeniz'den gelen su, aslında Marmara için büyük şans. Dinamik bir su bu. Seferlerimiz sırasında yaptığımız araştırmalarda, bu suyun çeşitli oranlarda sürekli girdiğini görüyoruz. Bu suyun özellikle Marmara'nın doğusuna da eriştiği oluyor. Ölçümlerimizde Gemlik Körfezi'nin içine kadar, İzmit Körfezi'nin içine kadar o suyun girdiğini buluyoruz. Bu da özellikle derin denize biraz nefes getiriyor ve onu rahatlatıyor. Bunun aynı şekilde devam edeceğini kabul edersek ki o da olmayabilir ona sonunda geleceğim, bu suyun 10 – 20 yıl daha girmeye devam edeceğini kabul edersek ve aynı şekilde kirlilik baskısını, şu an mevcut olan azot fosfor yüklemesini yarı yarıya azaltırsak eğer, beş altı yıl sonra sistem yeniden gelişmeye başlıyor. Beş altı yıl içinde oksijen değerleri açısından bir toparlanma başlıyor. 10 yıl ve sonrasında diyelim ki elinizde sihirli bir değnek olacak ve siz bütün azot, fosfor yüklerini kestiniz diyelim, sistemin içindeki yük kendi içine dönmeye devam eder bir süre daha. İşte o yükün dibe çökmesi, sistemden çıkması için en az beş altı yıl gerekir. Sonrasında sistem cevap vermeye başlıyor. Bizim bulgumuz bu aslında. Zamanın uygulanma süresi arttıkça da iyileşme giderek belirgin olmaya başlayacak. Buradaki ön şart Akdeniz'den gelen, Ege Denizi'nden Çanakkale Boğazı'na giriş yapan ve daha sonra batıp Marmara'nın derin suyunu oluşturan o sudaki oksijen miktarının azalmaması tabii ki. Ama az önce bahsettiğim şey Ege'de de, Akdeniz’de de oluyor.

D.T.: Mustafa Bey, siz bir bilim insanısınız ama diyelim ki sizin sihirli değneğiniz var. Marmara Denizi'nin sağlıklı bir hale gelebilmesi için neler yapardınız? Bu tabii ki kamunun, bütün sanayinin yapması gereken şeyler ve onların sihirli değneğe de ihtiyaçları yok, her türlü güçleri var. Sadece niyet etmeleri gerekiyor. Ama sizin sihirli değneğiniz olsaydı Marmara’yı nasıl sağlıklı hale getirebilirdiniz? Böyle madde madde söylemek mümkün mü?

M.Y.: Marmara'ya şu an giren azot fosfor yükünün üçte biri Karadeniz'den geliyor. Gerçi yine de 90’lara göre bir nebze daha iyi durumda yani oradan aslında geçmişe göre bir nebze daha az aslında yük geliyor. Şimdi Marmara'ya eğer bir birim Karadeniz’den geliyorsa, bir birim de şehirlerimizden giriyor. Atık suların içinde azot fosfor yükü olarak geliyor. Bir birim de tarımsal kaynaklı havzalardan yayılı olarak geliyor. Karadeniz'den gelene bir şey yapamazsınız. Ama %66’lık bir kaynak aslında bizim kontrolümüz altında olmalı. Dediğim gibi, şehirlerde belki arıtmalardan başlanabilir. Bu nispeten en kolayı, tabii çok zor ama en yapılabilir o görünüyor. Sonra çözümlerinizi çeşitlendirerek havzaya kadar yaymanız gerekiyor. Çok içe yani karanın içine kadar gitmek lazım. İyi tarım uygulamaları, gübre kullanımının çok azaltılması, azot fosfor yükünün denize ulaşmadan havzada bir şekilde geri dönüşümle tekrar dönüştürülmesi, onun tekrar tarımda kullanımı gibi birçok uygulamayı, çözümü devreye sokmanız gerekiyor. Maalesef sadece arıtmalarla da bitmeyecek bu iş. Az önce size %50 kadar dedim ve hatırlarsınız şehirlerden Marmara’ya giren toplam yükün%33’ü, üçte biri dedim. Öncelikle şehirleri halletmemiz ayrıca havzadan gelen o tarımsal yükleri de çözmemiz gerekiyor.

D.T.: Havzadan gelen kaynak sularımız var, sulak alanlarımız var. Bunları da gözümüz gibi korumalıyız.

N.S.: Süremiz azalıyor, artık toparlamamız lazım ama son olarak ne söylemek isterdiniz Mustafa Bey? Sizin de dediğiniz gibi, bir adım atsanız deniz, doğa hemen cevap veriyor. Mesele o adımı atmak değil mi?

M.Y.: Evet. Marmara özellikle çözümsüz bir yer hiç değil. Marmara dinamik bir deniz. Aslında Marmara Denizi büyük bir Haliç dediğimiz bir sistem. Karadeniz suyu geliyor, alttan Akdeniz suyu, Karadeniz'e akıyor. Dinamik bir sistem. Eğer baskıyı kademeli olarak azaltmaya başlarsak, sistemin cevap verdiğini göreceğiz. Ama bu tabii ki uzun yıllar alacak. Hemen bugünden yarına olacak bir şey değil açıkçası. Elimizdeki bilgiler sorunun tek bir nedenden kaynaklanmadığını, karadan bu giriyor ve sorunu da bu yaratıyor gibi de olmadığını gösteriyor. İklim krizi ile bizim verdiğimiz kirlilik birbirini etkiliyor. Daha henüz bilmediğimiz, yeni, sinerjik başka etkiler yaratıyor. Araştırmamız lazım. Benim son söyleyebileceğim başka bir şey ise, deniz bilimlerinin bu konularla ilgilenecek, el atacak, çözüm üretecek yeni genç arkadaşlara ihtiyacı olduğu.

D.T.: Bir program daha yapalım o zaman. Maalesef bugün süremiz bitti.

M.Y.: Tamam.

N.S.: Çok teşekkürler katıldığınız için.

D.T.: Bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için ayrıca teşekkürler. Bilgiye ulaşmamız da çok zor oluyor çünkü.

N.S.: Açık Radyo dinleyicilerine de bizi dinledikleri için ayrıca çok teşekkür ediyoruz. Hoşça kalın.

D.T.: Hoşça kalın.