İran direnişinde son durum

-
Aa
+
a
a
a

Milat Bülent Kılıç'la İran'daki ayaklanmaların son durumunu ve sürecin öne çıkan başlıklarını konuşuyoruz.

Sistan ve Belucistan
 

Sistan ve Belucistan

podcast servisi: iTunes / RSS

Cemal Süreya’nın Kısa Türkiye Tarihi şiirini bilirsiniz. Şirinin tamamı aklınızda yer etmemişse bile ilk dizeleri yer etmiştir. Doğrusu, Cemal Süreya haklı mıdır yoksa bu ülkede yaşayan insanlara fazlaca mı iltifat etmiştir, kestiremiyorum ama şöyle başlıyor o şiir:

Şelaleye

Düşmüştür

Zeytinin dali;

Celaliyim

Celalisin

Celali.
 

Bir de Hafız’ın, Hafız-ı Şirazi’nin ünlü bir beyti var ki sanıyorum Farsça konuşan herkes en azından bir kez duymuştur. Ben 20. yüzyıl İran tarihini bu beytin çok iyi özetlediğini düşünüyorum.

Beytin Farsçası şöyle:

Pederem rozeye rezvan be do gendom beforukht

Men çera molke cehan ra be cuyi ne foruşem?


Yani, babam cennet bahçesini iki buğday tanesine sattığına göre, ben dünya malını bir arpa tanesine niçin satmayayım, diyor Hafız, insanın cennet bahçesinden kovuluşuna gönderme yaparak. Aynen öyle olmuş: Mollalardan önce şahlar ülkelerini iki buğday tanesine satmışlar ve mollalar da yahu biz bir arpa tanesine niçin satmayalım, demişler sanki.

İran’da ayaklanmalar başlayalı beri en etkin olanlar Beluçlar ve onların çoğunluğu oluşturduğu Sistan-Beluçistan eyaletiydi. Bunun haklı nedenleri de vardı. Çünkü bu eyalet İran İslam Cumhuriyeti’nin unuttuğu, terk ettiği bir eyalet. Korkunç bir yoksulluk içinde. Tabii mollalarla aralarında bir mezhep farkının olması da bu konuda etkili oluyor. Bunların dışında, bir de bildiğiniz gibi, olayların ilk evresinde Rejim, Cuma namazı sonrasında Beluç halkını havadan ve karadan yaylım ateşine tutmuş, yüzden fazla insan ölmüş, iki yüz dolayında insan da yaralanmıştı. O günden beri Beluçlar hep sokaktaydı, eylem halindeydi. Özellikle de Sünni Beluçların dini ve bir anlamda da siyasi lideri konumundaki Movlevi Ebdulhamid’in (Mevlana Abdul Hamid) Cuma hutbelerinin ardından on binlerce Beluç hep birlikte Rejim karşıtı eylemler gerçekleştiriyordu. Ama önceki Cuma Movlevi Ebdulhamid bir karar aldı ve Ramazan ayı boyunca sokak eylemlerine son verdiklerini açıkladı. Bu, tuhaf bir karar oldu ve şimdi öteki muhalif gruplar Ramazan ayı ile sokak eylemlerinin ne ilgisi var, diye sorguluyorlar. Yani ülke genelinde Nevruz tatili nedeniyle kesintiye uğrayan sokak eylemleri Ramazan ayı nedeniyle bir de en hareketli bölge olan Sistan - Beluçistan eyaletinde darbe yemiş oldu.

İran’daki ayaklanmalar boyunca idam edilenler oldu, öldürülenler oldu, yaralananlar oldu. Bir de İslam Cumhuriyeti’nin çerileri sistematik olarak gençleri kör etti. Bu olayların bir noktasında Rejim’in silahlı güçleri ve Besiçleri internette kimi mesajlar paylaşmaya başladı. Özellikle kadınlara yönelikti bu mesajlar. “Sıkıysa çıkın meydanlara da güzelliğinizi elinizden alalım” diyorlardı. Öyle de yaptılar. Eylemcilere karşı saçma dolu fişekler kullanıyorlardı ve her eylemcinin özellikle de kadınların gözlerini ve cinsel organlarını hedef alıyorlardı. Bu süreçte, aralarında birkaç çocuğun da bulunduğu 50’den fazla insanın gözünü ya da gözlerini kör ettiler.

Bu gençler, özgürlükleri için, onurları için, devrim için çok ağır bir bedel ödemiş oldular. Ama bunu da bir onur madalyası olarak en görünür yerlerinde yüzlerinde taşıyor olacaklar.

Daha önce de anlatmıştım. Nevruz, Noruz tatili yaklaşık 15 gün sürüyor. Noruz’u bir bayram ve yeni yılın başlangıcı olarak kutlayan halkların yani Afganistan, İran ve Tacikistan halklarının, geleneğe göre 12 günlük Noruz tatilinin sonunda kırlara çıkıp doğayla bütünleşmesi, piknik yapması, gülüp eğlenmesi gerekiyor. Tersinin ise uğursuzluk getireceğine inanılıyor. Bu 13. güne Farsça’da sizdehbeder deniyor. İşte bu sizdehbederde her yıl olduğu gibi, İran halkı kırlara, pikniklere aktı. Güldü, eğlendi, danslar etti, yedi içti. Ama İran İslam Cumhuriyeti de bu duruma her zamanki gibi çok öfkelendi. Halkın huzurunu kaçırmak için, onları dağda bayırda, ormanda bile huzursuz etmek, oralarda bile hizada tutmak için elinden geleni ardına koymadı. Kent içlerinde eylemlerden birkaç haftadır uzak olan halk bu piknik alanlarını Rejim’e karşı bir mücadele alanına çevirdi ve birçok yerde Rejim’in çerilerini bozguna uğrattı. Onların alanları terk etmesini sağladı.

Son dönemlerde İran halkının davranışlarında ilginç bir eğlim baş gösterdi. Öyle ki Rejim’in yap dediği her şeye karşı çıkıyor, yapma dediği her şeyi de yapmaya çalışıyorlar. Aslında bu dediğimi aynen böyle, bu sözcüklerle ifade eden kimi muhalif liderler de var ve bu insanlar herhangi bir Avrupa ülkesi lideriyle görüşmektense İran’da başını açan on kadının çok daha etkili bir iş yaptığına inanıyor.

Hicap yani örtünme konusu ülkede büyük ölçüde mollaların kontrolünden çıkmış durumda. Aslına bakarsanız Rejim, bu konuda, bir yanıyla elinden geleni yapmaya çalıştı, çalışıyor ama halkın büyük bir direnişi var. Kadınlar asla hizaya gelmiyor. Öyle çok kadın başını açmış durumda ki fiili bir meşruiyet ortamı oluşmuş halde. Rejim’in şahin kanadı ve bazı makamlar cezayla, yaptırımla mücadele etmeye çalışıyor ama halk da geri adım atmıyor.

Bu nedenle de son bir iki aydır resmi kurumlardan ve güvenlik güçlerinden çok Rejim yandaşları ve Besiçler devreye sokulmuş durumda. Her türden çirkinliği yapıyorlar ama insanlar bunlarla da mücadele ediyor. Bütün bu tarih boyunca, bildiğiniz gibi, Rejim’in çerileri ettikleri sayısız kötülüğün dışında, bir dönem, örtünme biçimine itiraz ettikleri kadınlara asitli saldırılarda bulunuyordu. Şimdi yeniden bu yöntemlere başvurulmasından endişe ediliyor çünkü Rejim’in kadın çerileri yani Fateme Komandolar bile televizyonlarda Rejim yanlısı erkeklerin hicapsız kadınlara yönelik şiddetine meşruiyet kazandırmaya çalışıyor. Hicapsız kadınlara karşı çıkan erkeklerin, aslında vatandaş olarak kendi haklarını savunduğunu iddia etme maskaralığına kadar vardırıyorlar işi. Bu çirkinliklerden biri de hafta içinde bir bakkaldan alışveriş eden bir anne ile kızının başına bir Besiç tarafından yoğurt dökülmesiydi. Olayın yankıları beklenin ötesinde oldu ve Türkiye’de de karşılık buldu. Bu nedenle bugün ayrıca üzerinde durmak istemiyorum. Fakat şunu söylemem gerekir: İran’ın onurlu, güçlü, saygıdeğer kadınları bu süreçte bu türden yığınla aşağılık saldırıya maruz kalacaklar belki ama İran İslam Cumhuriyeti o treni artık kaçırmış gözüküyor. Halk, başka konularda, örneğin işle, emekle, refahla ve başkaca özgürlüklerle ilgili konularda değilse bile örtünme ile ilgili konuda bir zafer kazanmış ya da en azından epey mesafe kat etmiş gözüküyor. Bu, çok değerli. Bu, çok önemli ama yeterli değil. Yeterli değil çünkü Ramazan’da restoranların zorunlu olarak kapatıldığı bir ülke İran. Halkın kamusal alanda herhangi bir şey yemesi içmesi mutlak biçimde yasak. Ama bir de bakıyorsunuz İran’ın Londra elçiliğinin bütün çalışanları sizdehbeder gününde Londra’da piknik yerlerine kaçmışlar ve Ramazandır demeyip yiyip içiyorlar. Londra sakini İranlılar da bir dedektif gibi yakalayıp ifşa ediyor bu görüntüleri ve kızıyorlar. “Bizim burnumuzdan getiriyorsunuz ama İslami Rejimin temsilcileri olarak sizler istediğinizi istediğiniz zaman yiyip içiyorsunuz” diye.

Sizdehbederle yani Noruz tatilinin 13. günün bitmesiyle, uzun yeni yıl tatili de bitti ve İran’da okullar yeniden açıldı. Ama açılır açılmaz da okullardaki kimyasal saldırılar yeniden başladı. Tebriz ve İsfahan da dâhil olmak üzere birçok kentte zincirleme kimyasal saldırı vakaları yeniden gözükür oldu. Bu arada, Hamaney’de başörtüsü konusunun bir şer’i ve yasal konu olduğunu söyledi ve düşmanın casuslarının İranlı kadınları kışkırttığını öne sürdü. Tabii bu duruma yönelik bir program uygulamaları gerektiğini de ekledi. Yani anlıyoruz ki hem Rejim’in çerilerinin hem de İslam Cumhuriyeti’nin saldırıları kararlı bir biçimde devam edecek. Yani İran ne kadar da durgun görünse de hep bir benzin bidonu olarak kalmaya devam edecek.

Ayaklanmalar birkaç haftadır uykuya dalmıştı ama yeni yıl tatilinin bitmesinden dört gün sonra, özellikle Tahran’da, halk ansızın yeniden sokağa döküldü. Çünkü o gün, olaylar sırasında katledilen 19 yaşındaki Hemidreza Ruhi’nin doğum günüydü. Yani Kadın, Yaşam, Özgürlük diye başlayan bu devrimci süreçte devrimciler, katledilen Hamidreza Ruhi’nin doğum gününü kutlayarak sembolik değeri yüksek bir eylem gerçekleştirdiler. Yolları kestiler, sloganlar attılar. Polis, korna çalarak eylemlere destek verenlerin otomobillerinin camlarını kırdı, gaz bombaları attı ama halk eylemi saatlerce sürdürdü.

Gösterilerin başka kentlere de yayıldığına ilişkin bir şeye rastlamadım. Ama Tahran’daki bu tür bir eylem her an başka kentlerde de bir şeylerin yeniden alevleneceğinin kanıtı olarak kabul edilebilir.

Geçtiğimiz hafta içinde ABD ve İsrail, İran’ın Suriye’deki güçlerine saldırılarını sürdürdü. Bu saldırılarda onlarca İranlı komandonun öldürüldüğü söyleniyor. Aynı biçimde ABD, bir uçak gemisini Suriye kıyılarına doğru bir miktar daha yaklaştırdı. Ardından da İran haber ajansları, İsfahan'daki Savunma Bakanlığı kompleksine yönelik bir insansız hava aracının saldırısının etkisiz hale getirildiğini duyurdu. Ama hemen ardından da ikinci ve başarılı bir saldırının haberi geldi. Bu yeni habere göre İran’ın tesisi kullanılmaz hale gelmişti. 

Perşembe günü ise Azerbaycan, İran istihbaratıyla ilişkisi olduğu ve darbe hazırlığı içinde oldukları kuşkusuyla 6 Azeri vatandaşının tutuklandığına ve İran'ın Bakü Büyükelçiliğinde çalışan dört diplomatın da "istenmeyen kişi" ilan edildiğine ilişkin haberler yayınlandı. Yani son haftalarda özellikle dikkat çektiğim Azerbaycan - İran geriliminde başka bir aşamaya geçilmiş oluyor. Elbette şimdi Bakü’nün kimi muhalifleri İlham Aliyev’i ülkeyi savaşa hazırlamakla, savaşın eşiğine sürüklemekle itham ediyor. Elbette bu muhalifler Azerbaycan’ın bu konuda İsrail’in oyuncağı olduğu görüşünü savunuyor. Bu durumu izlememiz gerekir çünkü bu işin mutlaka bizi de ilgilendiren bir yanı olacaktır.

Hafta içinde, İngiltere’de bir hava alanında yaklaşık 2000 yıllık bir petroglif, bir tarihi yazıt ele geçirildi. Bu petroglifin piyasa değerinin 30 milyon pound yani yaklaşık 35 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Bu da olaylar başlayalı beri gündemde olan Mollaların tarihi eserleri çalıp nakde çevirdiği iddialarına haklılık kazandırmış oluyor.

BBC Persian’ın ünlü sunucusu Rana Rahimpur birkaç önce yayınlanan gizli bir ses dosyası nedeniyle halkın öfkesine neden olmuştu. Rene Rahimpur, sızdırılan bu ses dosyasında, annesiyle konuşurken, İran’daki devrimci ayaklanmaları bölücü olarak nitelemişti. Tepkiler yükselince de bir açıklama yaparak görevinden istifa ettiğini söylemişti. Ama Rehimpur’un BBC’deki görevini sürdürmesi bana tuhaf gelmişti ve bu görevden istifa ifadesine belki başka bir anlam yüklemiştir diye düşünmüştüm. Önceki gün nihayet Rena Hanım gözyaşları içinde istifa etti. Şimdi ise insanlar onun kendi isteğiyle mi gittiği yoksa görevden mi alındığı konusunu tartışıyor. Görevden alınmış olma olasılığı yüksek çünkü BBC özellikle bu son altı yedi ayda muazzam bir itibar kaybına uğradı. Halkın bir bölümü, bildiğiniz gibi artık onu Ayetullah BBC olarak niteliyor.