Fırtına öncesi sessizlik

-
Aa
+
a
a
a

İtalyan kuramcı, yazar ve radyocu Franco 'Bifo' Berardi'nin İtalyanca kaleme aldığı günlükleri akademisyen, yazar ve yine radyocu dostumuz Serhan Ada'nın çevirisi ile yayınlamaya devam ediyoruz.

fırtına öncesi sessizlik
nero editions

4 Nisan
Lucia siyah-beyaz bir fotoğraf bulmuş, bana telefonla gönderdi.
 
Fotoğrafta, otuzlu yıllarda kızların bayram günlerinde giyindikleri gibi giyinmiş, çok güzel bir kadın. Yanında bir kız çocuğu. Arka plandaki palazzonun neresi olduğunu kolayca çıkarıyorum. Kadınla kız çocuğu Ugo Bassi Sokağı’nda yürüyüş yapıyorlar. Fonda Pratello’yu, San Felice’den ayıran palazzonun üçgen cephesi. Genç kadın biraz boş gözlerle ileri doğru bakıyor ve kız çocuğu neredeyse onun eline yapışmış, dikkatini çekmeye çalışır gibi, ama kadın ona bakmıyor, ona dönmüyor, ileri bakıyor, uzağa bakıyor.
 
Uzağa bakan kadın annem, kız çocuğu da kuzini Maria.
 
Görür görmez, elinde fotoğraf makinesiyle bu fotoğrafı kimin çektiğini kendime sordum. Bu Marcello, bundan eminim, sevgilisi Marcello. Ernesto dede, Dora’nın bayram günlerinde, ama yanında bir erkek kardeş ya da bir kız çocuğu olması şartıyla onunla çıkmasına izin veriyordu. Dora’nın, belki küçük kuzinin varlığından rahatsız olduğundan, bıkkın, hafif tepeden bakan bir havası var. Dönüp ona bakmıyor, ötekine, o anı yakalayan fotoğrafçıya bakıyor. Annem yirmi yaşından az büyükken, otuzlu yılların sonunda bir ilkbaharın o tatil günü uzağa, hayal ettiği geleceğe, uzakta görünen trajediye bakıyor. Sonra savaşın trajedisi geldi, hayatı darmadağın etti ve onun beklediği geleceği kökünden sarstı.

6 Nisan
A grim calculus. 
Economist’in bu haftaki başlığı her şeyi anlatıyor: Grim: Karanlık, iç karartıcı aynı zamanda gaddar demek. Yapmak zorunda olduğumuz acı bir hesap.
 
Bir buçuk yüzyıldır liberal ekonomik düşünceyi temsil eden derginin hangi hesaptan söz ettiğini anlamak kolay.
 
Koronavirüs pandemisi ekonomik bakımdan bize kaça mâlolacak ve almak zorunda kalacağımız iki alternatif karar arasında tercih yaparken ne tür bir akıl yürütmeliyiz: Her şeyi kapatıp üretimi, dağıtımı yani tüm ekonomi makinesini bloke etmek yahut da bir insan kırımı ihtimaline razı olmak mı?
 
Londra dergisinden okuyorum: “New York Valisi Andrew Cuomo insan hayatına bir bedel biçilemeyeceğini açıkladı. Eyaletinin içine gömülme riski taşıdığı bir durumla ilgili cesur bir adamın demeci. Ne var ki Cuomo, her türlü ara çözümü bir kenara koyarak bunun bütün bir topluluk üzerindeki sonuçlarını hesaba katmayan bir tercihe fiilen sahip çıkıyor. Acımasız görünebilir ama, önümüzdeki çalkantılı aylar boyunca bir çıkış yolu bulabilmek üzere, liderlerin insan hayatı için bir bedel biçmeleri gerekiyor. Bir yoğun bakım ünitesinde kimi zaman ara çözümlerin kaçınılmaz olması gibi […]. Şu anda, virüsle mücadele çabası, sahip olduğumuz tüm kaynakları tüketecek gibi görünüyor […]. Pandemi türünden bir savaşta liderler eylemlerin büyük ekonomik ve toplumsal maliyetinden kaçamazlar […]. Bu yaz ekonomilerde, gayri safi yurtiçi hasılada çift haneli kayıplar olacak. Yaşanılan kapanma ayları, toplumsal biraradalığa ve akıl sağlığına zarar verecek. Bu kapanma ayları, Avrupa ve Amerika ekonomilerinde yurtiçi hasılanın üçte birine mâlolabilir, piyasalar çökebilir ve yatırımların hızı düşebilir. Sonunda sosyal mesafelenme döneminin maliyeti kazançlarından fazla olacak. Hiç kimsenin kabule yanaşmadığı önümüzdeki tercihin bir yanı da bu.”
 
Her şey açık: Economist sert gibi görünen ama basit biçimde gerçekçi bir akıl yürütmeyi önümüze koyuyor. Dergideki alt başlıklardan biri, “Hard-headed is not hard-hearted”. Salim kafayla düşünmek taş kalpli olmak değildir.
 
Bunu reddetmek ne mümkün? Toplumsal etkinlik akışını ve ekonominin döngüsünü durdurma kararıyla siyaseti yönlendirenler önümüzdeki üç, altı ve on iki ay için milyonlarca hayatı kurtardılar. Ama -diyor Economist, ödün vermez bir tutarlılık içinde- önümüzdeki zaman içinde bu, daha yüksek sayıda hayata mâlolacak. Virüsün ortaya çıkarabileceği kıyımdan kaçınırken, önümüzdeki yıllarda kitlesel ölçekte işsizlik, üretim ve dağıtım zincirlerinin kırılması karşısında, borç ve iflaslar, yoksullaşma ve çaresizlik karşısında hangi senaryoları hazırlıyoruz?
 
Durun bir dakika.
 
Economist’in başyazısı akılcı, tutarlı ve karşı çıkılamaz. Ancak, yalnızca kapitalizm olarak adlandırılan ekonomik biçime uyan kriterler ve öncelikler çerçevesinde böyle. Kaynakların tahsisi ve malların dağıtımının, katılımdan sermaye birikimine bağlandığı bir ekonomi biçimi. Yani yararlı mallara somut erişim imkânını soyut parasal değerlere bağlayan bir biçim.
 
Peki, modern toplumu inşa etmek üzere muazzam kaynakların harekete geçirilebilmesini mümkün kılan bu model bugün çıkış yolunu bulamadığımız bir mantıksal ve pratik tuzağa dönüştü. Şimdi ise, çıkış yolu kendi kendini, otomatik olarak ve maalesef şiddetle dayattı. İnsan iradesiyle donanmış güçlerin bilinçli kararıyla değil, tam aksine, orkideye dadanan eşekarısı gibi, kolektif organizmayı anlamak ve istemekten alıkoyan, onu üremekten, devam etmekten alıkoyan bir heterojen parçacık yüzünden.
 
Bu, yeniden üretimi durdurdu, pek bir şeye ya da hiç bir şeye yaramadığı görülen müthiş miktarda parayı emdi. Artık tüketmiyor ve üretmiyoruz, şimdi pencereden mavi gökyüzüne bakıp bütün bunlar nasıl bitecek diye kendi kendimize soruyoruz. Büyümenin ve birikimin kesintiye uğraması açlık, yoksulluk ve şiddetle ödeyeceğimiz ve Economist’in feci bir olay olarak gördüğü biçimde kötü, çok kötü sonuçlanacak.
 
Ben Economist’in felaketçi yaklaşımına biraz mesafeli durmayı tercih ediyorum, zira felaketi (catastrophein) etimolojik olarak, “ötesine geçilince başka bir panoramanın göründüğü dönemeç” olarak görüyorum. Kata, öte, ve strofein, hareket eden, yer değiştiren olarak çevrilebilir. 
 
Yani, öteye geçtik, son elli yılın bilinçli ve çok konuşan kararlı mücadelelerinin yapamadığı hareket sonunda gerçekleşti. Herşey ya da neredeyse her şey durdu; şimdi süreci yeniden harekete geçirme, soyut olanı biriktirme değil, yararlılık ilkesine göre harekete geçirme söz konusu. Herkesin tutumlulukta eşitliği ilkesi, rekabet ve eşitsizlik ilkesi değil.
 
Makineyi -ama önceki, o aralıksız çalışan makineyi değil, esnek bir makineyi, daha sallantılı ama kesinlikle daha tutarlı ve [bize] daha dost bir makineyi- yeniden harekete geçirmeyi becerebilecek miyiz?
 
Artık [gerekli olan] siyaset değil, hükümet etme sanatı değil. Siyaset herhangi bir şeyi yönetmeye, özellikle anlamaya muktedir değil. Biçare politikacılar şaşkına dönmüş halde, oraya buraya sallanıp duran endişeli bir haldeler.
 
Şu yeni oyun, yönetilemez parçacıkların rizomatik çoğalışı, iradeyi değil, bilgiyi oyun alanına davet ediyor.
 
Öyleyse siyaset değil, bilgi.
 
Ya hangi bilgi?
 
Ürünün parasal hesabını soyut ifadesine tercüme edip o soyut değerin hacmini artırmak için yıkımın hacmini artıran, değerlemenin aynalar evinden çıkmayı beceremeyen ekonomistlerin bilgisi değil. Ama somut bir bilgi, yararı değere değil, zevke, [insanın] zenginleşmesine dönüştüren bilgi.
 
Belki bize F35 savaş uçakları gereklidir? Hayır, onlar bize gerekli değil, onlar, bir askeri ittifakın hesaplarını tutturmaktan ve daha yararlı biçimde ton balığı kutusu üretebilecek işçileri çalıştırmaktan başka bir işe yaramıyorlar.
 
Ve aynı aynı zamanda bir tek F35 uçağının parasıyla kaç yoğun bakım ünitesi kurulabilir biliyor musunuz? İki yüz.
 
Biliyorum, bunlar, karşılıklı bağımlılıkların ne denli karmaşık olduğunu bilmeyen birinin laf-ı güzafı. Tamam, susuyorum, aynı teraneyi tekrarlayıp duran gerçekçilere kulak verelim: Eğer istihdamı şu anki düzeyde tutmak istiyorsak silah üretmeliyiz değil mi? Economist’teki ve sağdaki, soldaki gerçekçiler böyle diyor.
 
Böylece tüm bu insanları günde sekiz dokuz saat istihdam etmek için silah üretmeye devam edeceğiz. Ve bir ay ya da bir yıl sonra, salgını kitlesel yoksulluk ve açlık izleyecek. Ve bu defa bir tadımlığına tanıştığımız, Palermo’da, Abatellis Sarayı’nda[1]gördüğümüz ölümün zaferinde olduğu gibi, o güzel beyaz atının üzerinde görünen yokoluşla yüzyüze geleceğiz.
 
Ya insanları sadece yararlı olanı üretmeye yetecek kadar çalıştırmaya karar versek? Ya onun yerine, herkese (yararsız) çalışma süresinden farklı bir gelir tahsis etsek?
 
Ya şimdiye kadar aldığımız işe yaramayan uçakların ödemesini durdursak? Ya savaş için muazzam meblâğlar ödemeye bizi zorlayan uluslararası taahhütleri takmamaya başlasak?
 
İşte: Bu konuşmalar o zaman bir müfritin zırvaları olmaktan çıkar ve tek mümkün gerçekçilik halini alır. There is no alternative 😉
 
Arkadaşım Penny Londra’dan yazıyor: “I just sit and write - this strange life has become familiar and calming but there is always calm before the storm”. (Oturdum yazıyorum: Bu tuhaf hayat aşina ve sakinleştirici bir hal aldı ama fırtınadan önce hep sükûnet olur”.)
 
Fırtına kopmadan daima bir tuhaf sessizlik olur. Şöyle der gibi: Yorgun virüs çekilip gittiğinde güzel gelecek. O noktada, aptallar normalliğe dönme zamanı geldi sanacaklar.
 
Bilge olanlar daha büyük fırtınaya hazırlanıyor.

 

7 Nisan
İki ay boyunca çıt çıkarmayan astım bugün geri geldi ve bana gün boyu eziyet etti. Oksijensiz, tıkanır gibi, başka hiçbir şey yapmaya mecalim olmadan yatakta boylu boyunca yattım.
 
Akşam çöp dökmeye çıkıyorum: Organik, cam, karışık. Evin altındaki meydancıkta yavaşça dolanıyorum. Hotel San Donato Best Western’in panjurları inik, sımsıkı kapalı. Kuleleri görmek için Zamboni Sokağı’nı boylu boyunca yürüyorum. 12. yüzyılda, ilkbaharda, kız ve erkek öğrencilerle dopdolu olan bu sokakta şimdi kimseler yok.

 

8 Nisan
Kahve içerken dışarı, güneş içindeki küçük meydana bakıyorum. Bugün de büyük kemerin altından çıkıveren o kız orada, belki de Carro Sokağı’nda tek odalı bir dairede oturuyordur. Üzerinde sarı bordürlü siyah bir altüst tulum var, elinde cep telefonuyla jimnastik hareketleri yapıyor. Biraz beceriksiz hareketler, sağ bacağını yukarı kaldırıp birkaç saniye öyle kalıyor, ama gözü cep telefonuna kayıyor, o zaman da telefonuna bakarak sol bacağını kaldırıyor, sonra duvara dönüp kollarını yaslıyor ve başıyla ileri geri birkaç hareket yapıyor. Telefonum çalıyor, uzaklaşıyorum. Bugün de Radyo Virüs için bir kayıt yollayıp yollayamayacağımı sormak için Milano’dan arıyorlar.
 
Pencereye dönüyorum, kız artık yok.
 
Yeryüzündeki temsilcisi, hastalığı Tanrı’nın bir cezası olarak görmeyi yasaklamamış olsa, Efendimizin esprili bir ihtiyarcık olduğuna neredeyse içimden inanacağım. Önce Johnson’u yoğun bakıma yolladı, sonra da İsrail Devleti’nin homofobik Litzman’ını.
 
Maalesef o ırkçı ülkeden gelen tek rahatlatıcı haber bu. Onun dışında İsrail’den gelen gündelik siyaset haberleri, işkenceci Ganz, rüşvetçi Netanyahu ve nazi Lieberman arasında bitmek bilmeyen dalaşı duyuruyor. Etraflarındaki dünya çözülme halindeyken, birbirlerini silmekle uğraşmaktan bunun farkına varamadıkları için belki de bir yıl içinde dördüncü seçime gidecekler.
 
Cenevre’deki çalışma araştırmaları enstitüsüne [ILO-Uluslararası Çalışma Örgütü] göre, pandemi, sayıları 25 milyona ulaşacak insanın daha işsiz kalmasına yol açacak. Birleşik Devletler’de iki hafta içinde on milyon kişi işten çıkarıldı, bu sayının önümüzdeki günlerde artması bekleniyor. Bugünlerde en sık kullanılan deyimlerden biriyle söylersem, eşi görülmemiş sayılar söz konusu.
 
Geleneksel ekonomi politikaları bu tür bir olguyla başa çıkmakta yeterli olmayacak. Ya kentin çeperlerinde fokurdayan yoksul insanların önemli bir bölümü şiddetle marjinalleşecek ya da modern ekonomi söylemi, eski tam istihdam ütopyası, ücretli emeğe dair önyargı bir kenara bırakılıp her şeye kelimenin tam anlamıyla baştan başlanacak. Tek bir kesinlik var: Birikmiş bilimsel bilgi, bilişsel emeğin, teknik icatların ve şiirsel sözün canlı potansiyeli.
 
Ne var ki, şimdiye dek ilişkileri ve öncelikleri düzenleyen ekonomik kriter kesinlikle aklını yitirdi, kullanım dışı. Sonsuza dek.
 
Üretim mekânlarına ve yapılarına el koymak gerekecek.
 
Eldeki kaynaklara eşit koşullar altında erişimi düzenlemek gerekecek.
 
Geçmiş normalliğe dönme aldatmacasıyla zaman yitiremeyiz, zira, bu aldatmaca, geri kalanı da dönüşü olmayan biçimde harap etme riskini taşıyor. Tüketicilerin geçen elli yıl boyunca bekledikleri artık yok ve geri de gelmemeli. Beklentiler sistemi kökünden değişmeli.
 
Bana kıyametin kökeninde olan bir olay ve bir yer göster diyecek olsanız, bu olayın 1992 Haziran’ındaki Rio de Janeiro Yeryüzü Zirvesi olduğunu söylerim. Büyük uluslar ekonomik büyümeyle birlikte görülmeye başlanan tehlikelere karşı koyma zorunluluğunu değerlendirmek üzere biraraya geldiler. O sırada Birleşik Devletler Başkanı baba Bush “Amerikalıların hayat düzeyinin pazarlık konusu edilemeyeceğini” söyledi.
 
Jenositten doğan ve yerinden etme, kölelik, savaş ve başkalarının kaynaklarını ve emeğini talanla zenginliğini edinen o ulusun belki de doğasında varolan bu küstahlığı [şimdi] hepimiz ödüyoruz. Bu ulus yakında yıkıcı bir savaş geçirecek ve sonrasında hak ettiği gibi ayakta kalamayacak.

 

9 Nisan
Bir ay kapalı kaldıktan sonra ve özellikle bu durumun içinden nasıl çıkılacağının belirsizliğinden ötürü, telefon eden arkadaşların seslerinde ve aynı şekilde düzinelerce yazılı tanıklık ya da analizlerde, bir sinirlilik hali seziliyor.
 
Neurogreen adlı mailing listten, İtalya’da Internazionale’nin bastığı, orijinali Kaliforniya’da yayınlanan, uzun yıllar fütürist ve vizyoner, son tahlilde de ultra liberal tahayyülün öncüsü WIRED’da çıkan Laurie Penny’ye ait bir yazı geldi.
 
Genel olarak ultra iyimser olan bu dergide, her şeyden önce yaşanmış ve daha ziyade dramatik bir deneyimin aktarımı olan böylesi bir yazı okumak tuhafıma gitti. Laurie Penny evinden uzakta, kim bilir nerede viral fırtınaya tutulmuş. “Kapitalizm topyekûn bir katliam olmayan ve kendisini aşan bir gelecek hayal edemiyor […]. Sosyal demokrasi alelacele ve öfke içinde yeniden devreye sokuldu; zira, Margaret Thatcher’ın dediğini başka türlü söylersek, sahiden alternatif yok.”
 
Suud kraliyet ailesinin 150 üyesi virüse yakalandı.
 
Bernie Sanders çekiliyor, Amerikan seçimlerinin yapılacağını varsayarsak Biden seçimleri kaybedecek (belki kazanır).
 
Birleşik Krallık’da virüs bulaşmış hastaları tedavi eden sekiz doktor öldü. Hepsi yabancıydı - Mısır, Hindistan, Nijerya, Pakistan, Sri Lanka ve Sudan kökenliydiler.
 
Delhi’de gökyüzü yıllardır görülmemiş ölçüde berrak. Geceleri yıldızlar seçiliyor.
 
Confindustria [üretime] başlamak için acele ederken Çin’den gelen haberler iç açıcı değil: Wuhan açılıyor ama Heilongjiang kapanıyor. Koronavirüsle savaşmak deniz suyunu kovayla boşaltmak gibi: Şuradan açıyorsun, buradan kapanıyor.
 
Savaş baştan kaybedilmiş olduğundan belki de savaşmamalıyız: Hareketlerimizi azaltmalıyız, modern dönemde aklımızı başımızdan alan şeylerin gücünü yitirdiğini kabul etmeliyiz. Bunu en pahalıya ödeyecek olanlar, tam da insan iradesinin sonsuz bir potansiyeli olduğuna inananlar ve inanmayı sürdürenler olacak. İnsanlar anlaşılır bir şekilde, yerlerinde duramıyorlar, hayaleti yakalamak, o şanlı geçmişte yaptıkları gibi, yanılsama içinde geleceklerini yönetmek istiyorlar. Ama virüs bize sınırsız gücün bir masal olduğunu öğretiyor ve o masal bitti.

 

10 Nisan
 
ANPI[2] 25 Nisan’ı demokrasi ile buluşma günü ilân etmek istiyor. Çağrıyı kabul edip karınca kararınca katkıda bulunmak istiyorum. Kutlamaların başında Mameli Marşı’nı[3] da söyleyecek miyim?
 
25 Nisan’a, Papa Francesco’nun Paskalya ayinine katıldığım ruh haliyle katılacağım.
 
Ateist de olsam, geçen akşam, Francesco’yu ıssız meydanda [konuşurken] dinlemek bana iyi geldi. 25 Nisan’daki sanal gösteriye de aynı anlayışla katılacağım. Demokratların taptığı tanrılar Francesco’nunkiler kadar yanılsama ama, bir milyon kişiyle yakın olduğumu hissetmek bana iyi gelecek.

 

11 Nisan
Bologna’nın sırtlarındaki Castiglione Sokağı’nda, kent merkezine iki kilometre uzaklıkta birisi, peşinde altı domuzcukla bir dişi yaban domuzunu filme çekmiş.
 
Brüksel’de Hollandalılar paraya ihtiyacı olanın, üzerinde “ödeyeceğim” yazılı bir senedi imzalaması için üsteliyorlar. İtalya, 2015’de Yunanistan’a borç verenin yasasına uymasını dayatmak söz konusu olduğunda, Hollandalılarla sözbirliği yapmıştı. Bugün İtalya, anlaşılır biçimde, Yunanistan’a reva görülen muameleden kaçınmak istiyor. Ne var ki, borç ve alacak kavramları sallantıda. Temerrüt durumu alışveriş sistemini ortadan kaldıracak gibi. Burada da : There is no alternative.
 
Yunanistan demişken, Stella ile Dimitri Sporadikler’deki o küçük adaya bizi bekliyorlar. On yılı aşkın süredir zeytinler arasında küçük bir ev kiralıyoruz. Yaza, seyahatlere, denize ne olacak? Billi ile konunun etrafında temkinli biçimde dönüp duruyoruz. Belki bu yaz seyahat de olmaz.

 

12 Nisan
 
Rutte[4] ve Hoekstra’nın[5] açık terbiyesizliklerinden sonra Bayan Ursula[6], Hollandalıların biraz saldırgan cimriliğinden rahatsız olan İtalyanlara ilacı tatlandırıp yutturmaya çalışıyor. Koşulsuz bir MES[7] tanıyacaklar mı? Koronasenetin sözü edilmiyor?
 
Herkesin hemfikir olduğu bir şey var: Geçmişin üzerine sünger çekilmeyecek. Avrupalı müzakerecilerin bunu çeşitli defalar dile getirdiklerini duydum.
 
Sünger çekme herkese kötü bir şey gibi geldiğinden mi acaba? Belki de süngere razı olunsa daha iyi olur. “Chi ha avuto ha avuto ha avuto, chi ha dato ha dato ha dato scurdommoce ‘o passato simm’ o Napule paisa[8] [Alan aldı, veren verdi unutalım geçmişi biz Napoli köylüleri], bu Napoli mısralarındaki bilgeliği ekonomistler anlayamazlar.

 

14 Nisan
Manifesto’da yayınlanan bir söyleşide yaşlı sosyalist Rino Formica[9], primum vivere deinde phlosopharis Latince deyişindeki gibi, şu anda hayatta kalmanın düşünmekten daha önemli olduğunu sanmadığını söylemiş. Bilge Formica, felsefe yapmayacaksak hangi tercihte bulunacağımızı, sonra ne yaşayacağımızı bilemeyeceğimizi belirtiyor.
 
Yine Manifesto, bu kez Marco Bascetta’nın aynı Latince deyişin hafifçe değiştirilmiş hali üzerine (karışık ama kafa açıcı) bir görüşüne yer vermiş: Primum vivere deinde laborare [önce yaşa sonra çalış]. Haklı olarak hayat olmayınca piyasanın da olamayacağını belirtiyor.
 
Agamben de salt yaşamak adına hayattan vazgeçmeye hazır olduğumuzu yazdı birden fazla defa. Benimse aklıma Formica’nın sözünü ettiğinden daima daha fazla tercih ettiğim bir Latin atasözü geliyor. Navigare necesse est, vivere est necesse. Denizlerde seyretmeyeceksek yaşamak neye yarar?
 
Birleşik Devletler Başkanı, söylediğine bakılırsa, pandemi yaklaşırken yavaş ya da yanlış tepki verdiği ya da Çin’den yana bir tutum takındığı için, Dünya Sağlık Örgütü’nü mali desteği durdurmak ya da kesmekle tehdit ediyor.
 
Geçtiğimiz günlerde ülkesinden, içinde bir cenaze töreni ve bir defin imkânı olmadığı için toplu mezarlara atılan cesetler bulunan torbaları gösteren fotoğraflar geldi. Kozmopolit metropol New York’un yakınlarında. Pek çok kimse bu durumu, Amerikalıları cenaze töreninin gereklerinden ve defnedilenlere saygıdan vazgeçmek zorunda bırakan kahrolası virüsün bir sonucu olarak görüp utanç verici buldu.
 
Hata. 
 
Bu fotoğraflar haber değil. Salgınla fazla ilgisi yok. O ülkede hiçbir şeyi olmayıp köpek gibi ölenler genellikle bu şekilde, hapishanelerin birinden bulunmuş mahkûmlardan oluşan mezarcılar tarafından, müthiş zengin bir kentin mezbelelik halindeki çeperlerinde toplu mezarlara gömülüyorlar. Pek çoklarının hızla geri dönmek istedikleri normallik bu.

 

15 Nisan
Kaliforniya’da kimselerin asla satın almayacağı apartmanlar ve küçük villalar işgal ediliyor. Rahatlatıcı bir haber. Lagos’da bazı mahallelerin sakinleri, sokağa çıkma yasağını fırsat bilerek kaldırıp götürülebilecek ne varsa kaldırıp götürenlere karşı kendilerini savunmak için silahlanıyorlar. Endişe verici haber.
 
Ne var ki belki de başka bir şey söz konusu, belki de içinde bulunduğumuz, gelmekte olan zamanlar gibi zamanlarda, özel mülkiyetin belirsiz, cılız, kırılgan hale gelmesi söz konusu. Yani eğik bir şey.
 
Facebook’taki yazıdan:


“Ne kötü bir iklim oluştu.
Alışverişe, gazete almaya maskeyle, eldivenle çıkıyorsun, iyi ediyorsun; herkes birbirine kuşkuyla bakıyor ve biri fazla yaklaşacak olsa panik, handiyse terör tavrıyla karşılaşıyor.
Bilmiyorum.
Belki sonsuza kadar birbirimize yan gözle (eğik) bakacağız.”