Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Prof. Dr. İsmail Gezgin’le "Sanatın Mitolojisi" kitabından hareketle ilk sanat örneklerini, mitlerin doğuşunu, Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışını ve inancın toplumsal hayatı nasıl biçimlendirdiğini ele alıyor.
İnsan kendisini ne zaman ve nasıl tanımlamaya başladı? Prof. Dr. İsmail Gezgin’le Sanatın Mitolojisi kitabından hareketle ilk sanat örneklerini, mitlerin doğuşunu, Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışını ve inancın toplumsal hayatı nasıl biçimlendirdiğini konuşuyoruz.

Utku Perktaş: Merhabalar, Antroposen Sohbetler'e hoşgeldiniz. Ben Utku Perktaş.
Bugün "ilk resimden Gılgamış'a insan hikâyesi"nden bahsetmeye çalışacağız. Mitleri çoğu zaman geçmişten kalmış masallar olarak okuyoruz. Oysa bugün Prof. Dr. İsmail Gezgin'in Sanatın Mitolojisi kitabından hareketle konuşacağız. Bu kitap bambaşka bir öneri getiriyor. Ona göre mitler, insanın dünyayı anlamlandırma biçimi; sanat ise bu anlam arayışının görünür hâli.
Bu yaklaşım benim çok ilgimi çekmişti. İsmail'in kitaplarını sırayla okurken, daha önce bu programda Uygarlaşan İştahüzerine de konuşmuştuk. Bugün ise farklı bir alandan ilerleyeceğiz; sanatın mitolojisini konuşacağız.
Mağara duvarlarına çizilen ilk resimden Gılgamış'a, Antik Yunan'dan kutsal metinlere uzanan bu uzun yolculukta aslında elimizde tek bir soru var: İnsan kendini nasıl buldu? Bu soru üzerinden yola çıkarak bugün konuğum Prof. Dr. İsmail Gezgin. Kendisiyle sanatın, mitlerin ve kültürün insan olma serüvenindeki yerini konuşacağız.
Antroposen Sohbetler'in bu bölümünde çok uzatmıyorum. İsmail, hoşgeldin. Tekrar buradasın, beni kırmadın, vakit ayırdın. Eksik olma, çok teşekkür ederim.
İsmail Gezgin: Çok teşekkürler Utku, hoşbulduk. Ayrıca davetin için de teşekkür ederim. İkinci kez senin programında olmak güzel. Eksik olma.
U.P.: Ben de çok heyecanlıyım yine. Aslında diğer kitaplarından da konuşmak istemiştim ama Sanatın Mitolojisi'ne bakınca bununla ilgili bir hazırlığım vardı. Onu da sonraki bölümlerde, biraz zaman koyarak yine yapalım diye düşünüyorum.
İznin olursa yavaş yavaş başlayalım: "Sanat insanı ne zaman insan yaptı?" diye sorarak başlamak istiyorum. Nasıl olur? Söz sende.
İ.G.: İnsanın nasıl insan olduğu konusunda gerçekten çok farklı öneriler ve çok tartışmalı görüşler var. En başından baktığımızda şunu görebiliyoruz: İnsan dediğimiz şey tamamlanmış bir form ya da sabit bir biçim değil. Sürekli değişen, dönüşen; çevresine ve yaşam koşullarına göre kendi bedenini, zihnini, dünyaya bakışını ve kendisini dünyaya yerleştirme biçimini sürekli yeniden kuran bir canlı.

Belki de bu kitabın en önemli sorusu buydu: İnsan nedir ve insan kendisini nasıl tanımlamıştır?
Bu tanımlar da tarih boyunca sürekli değişiyor. Çünkü insanın kendisine bakışı, içinde bulunduğu zamanın ruhuna ve o dönemde sorduğu sorulara göre şekilleniyor. Dolayısıyla tek bir cevap yerine sürekli değişen bir cevaplar dizisiyle karşılaşıyoruz.
Bilim insanları da farklı öneriler getiriyor. Bir görüşe göre insanı insan yapan en önemli unsur alet yapımıdır. Evrimsel açıdan düşündüğümüzde, Homo cinsinin yaşam ağacındaki yerine baktığımızda bu yaklaşım anlamlı görünüyor. Çünkü "Ne zaman insana insan diyeceğiz?" ya da "Canlılığın hangi aşamasına insan diyeceğiz?" soruları bile aslında ne kadar dönüşen bir canlı olduğumuzu gösteriyor.
Başka bir yaklaşım, özellikle dil antropolojisi çalışanların savunduğu görüş, konuşmanın ve dilin belirleyici olduğu yönünde. Sanırım bunu program boyunca da konuşacağız. Çünkü bana göre dil demek, mit demektir. Belki de dilin ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinden biri, "İnsan nedir?" sorusuna cevap arama ihtiyacıdır.
Bir başka görüş, ateşin insanı insan yaptığı yönünde. Yemek pişirme süreciyle birlikte beslenme biçimimizin, sindirim sistemimizin ve yaşamımızın değiştiğini; bunun bizi diğer canlılardan ayırdığını söyleyenler var. Gerçekten de yemek pişiren başka bir canlı neredeyse yok.
Ben ise bunlara sanatı da ekliyorum. İnsanın insanlaşma sürecinde sanat, diğer türlerden çok daha radikal bir ayrışmayı temsil ediyor. Çünkü sanatın belirli bir işlevi yok. İnsan başından beri yaptığı aletleri bir amaç için üretiyor. Hepsinin bir fonksiyonu var: Hayatı kolaylaştırmak ya da bedeninin yapamadığı bir işi gerçekleştirmek. Ama sanat öyle değil. Sanatın çok daha soyut bir tarafı var. Doğrudan hiçbir işe yaramıyor. Ne alet yapıyor, ne yemek pişiriyor, ne de gündelik hayatı kolaylaştırıyor. Ama belli ki insan böyle bir ihtiyacı hissetmiş ve sanatı hayatına katmış.

Arkeolojik verilere baktığımızda ilk sanat örneklerinin yaklaşık 40 bin yıldır insan yaşamında bulunduğunu görüyoruz. Bunlar önce küçük heykelcikler olarak karşımıza çıkıyor. Almanya'da bulunan ve "Aslan Adam" olarak bilinen heykel bunlardan biri. Üst kısmı aslanı, gövdesi insanı andıran ilginç bir figür. Kısa süre sonra mağara duvarlarına yapılan resimler ortaya çıkıyor ve neredeyse insanın ulaştığı bütün coğrafyalarda benzer örneklerle karşılaşıyoruz.
Dolayısıyla kaba bir kronolojiyle söylersek, son kırk bin yıldır insanı insan yapan temel özelliklerden biri olarak sanattan söz etmek mümkün.
U.P.: Çok teşekkür ederim. Gerçekten çok güzel bir giriş oldu.
Buradan mitlere geçmek istiyorum. Sanatı ve insanı konuştuktan sonra şu soruyu sormak istiyorum: Mitler ilk resmi nasıl doğurdu? Çünkü sanki mitler önce geliyor, resim ise sonra geliyor gibi görünüyor.
İ.G.: Mitler, insanın hem kendisini hem de içinde yaşadığı dünyayı anlamlandırma çabasına cevap veren, bunu mümkün kılan dilsel ürünlerdir. Aslında bu, başka kitaplarımda da üzerinde durduğum temel sorulardan biri: İnsan neden konuşmaya başladı? Buna neden ihtiyaç duydu?
Sonuçta belli sesler çıkarabilen bir canlıydı. Diğer canlılarla ve kendi türüyle iletişim kurabiliyordu ama bununla yetinmedi. Belli ki daha fazlasını ifade etmek istedi. Buradaki en önemli soru ise şu: Konuşmaya başladığında ne konuştu?
Bize "Neden konuştu?" sorusunun cevabını verecek en önemli ipuçlarından biri de bu. İlk olarak neyden söz ettiğini bilirsek, neden konuşmaya ihtiyaç duyduğunu da anlayabiliriz. Bu nedenle yazılı ve sözlü kültür içinde bugüne kadar derlenmiş bütün külliyatı bu gözle incelemeye çalıştım. İnsan neden konuştu İlk neyi anlattı? Bu soruların peşinden gittim ve genel olarak cevabı kutsal metinlerde bulabildiğimi düşünüyorum.
İster bugün "ilkel" diye nitelendirilen kültürlerde olsun, ister çok daha karmaşık uygarlıklarda; insanların inançlarını anlatan kutsal metinlerin ilk bölümlerinde neredeyse her zaman insanın ne olduğunu tanımlama çabasını görüyorsunuz. Bunu görünce de şunu anlıyorsunuz: Demek ki konuşmanın temel bir işlevi vardı ve bu işlev, insanın kendisini tanımlamasına, kendisini tamamlamasına imkân veren bir işlevdi.
Bugün en küçük kabileler tarafından konuşulan dillere baktığınızda bile aslında çok dikkat çekici bir durum görüyorsunuz. Dışarıdan bakıldığında bu kültürler basit ya da gündelik hayatın içinde küçük görülebilir. Ama dillerine baktığınızda bunun hiç de öyle olmadığını anlıyorsunuz. İnsanlar, dillerini kaç kişi konuşursa konuşsun, kendi dilleri aracılığıyla kim olduklarını, nereden geldiklerini ve dünyalarını nasıl kurduklarını anlatabiliyorlar. Bu bana çok önemli geliyor. Elbette bunun başka açıklamaları da vardır. Ama ben şunu düşünüyorum: İnsan belki de en başta "Ben kimim?" sorusunu sormak istedi.

Tabii burada başka meseleler de devreye giriyor. Bu sorgulamanın insanda yarattığı psikolojik ihtiyaçlar nelerdi? Bunların başında da kuşkusuz ölüm geliyor. Sen Gılgamış'tan söz ettiğin için buradan ona da bağlanabiliriz. Gılgamış'ın temel meselesi de zaten budur.
Benim özellikle dikkatimi çeken noktalardan biri, ölümden sonra yaşamın devam ettiği düşüncesi oldu. Burada rüyalar da çok önemli. Düşünsenize, çok sevdiğiniz birini kaybediyorsunuz. Onun bu dünyadan tamamen ayrıldığını düşünüyorsunuz. Ama sonra rüyanızda karşınıza çıkıyor ya da gündüz düşlerinde, hayallerinizde yeniden beliriyor. İşte tam o anda gerçeklik algısı da sarsılıyor. Hangisi gerçek? Yaşadığımız dünya mı, yoksa rüyada gördüğümüz mü?
Ben bunu şöyle ifade ediyorum: Yaşadığımız şeylerle düşlediğimiz şeyler arasındaki uyuşmazlık, mit dediğimiz farklı hakikatlerin kurulabileceği dünyanın temelini oluşturuyor. Sanki mitlerin ortaya çıkış koşullarından biri bu. Bu nedenle ölüm meselesinin burada çok kritik bir rol üstlendiğini düşünüyorum.
Bugün yaşayan dinlere baktığımızda da bunu görüyoruz. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun inandığı dinlerin hemen hepsinde, ölümden sonra yaşamın devam ettiği düşüncesi var. Başka bir evrende, başka bir dünyada ya da başka koşullar altında yaşamın sürdüğüne inanılıyor. Bu düşünce de insanın gündelik hayatını belirleyen temel unsurlardan biri hâline geliyor. Üstelik bunun çok eski bir geçmişi olduğunu biliyoruz. Arkeolojik ve antropolojik veriler, yaklaşık 250 bin yıldır insanın bu tür inançlara sahip olduğunu gösteriyor.
İşte sanatla birlikte bu mitik anlatının görünür hâle geldiğini görüyoruz. Sözle, dille kurulan mitik dünya artık resimlerde görünmeye başlıyor. Mağara resimlerindeki karmaşık varlıklar, insan-hayvan birleşiminden oluşan figürler ya da büyük hayvan tasvirleri aslında bu mitlerin görünür biçimleri. Elbette farklı yorumlar da var. Ama bugün geldiğimiz noktada en güçlü açıklamalardan biri bu görünüyor.
Bir başka mesele de şu: Geçmişte, sanat ile mit arasındaki ilişkinin sürekliliğinden kuşku duyuyordum. Sanatın Mitolojisi kitabında özellikle bunun üzerinde durdum. Aslında çok köklü biçimde değişmeyen bir inanç sistemi içinde yaşamaya devam ediyoruz. Elbette kültürler arasında farklılıklar var; zaman içinde dönüşümler yaşanıyor. Ama temel yapı büyük ölçüde korunuyor. Bunu izlediğimizde ilginç bir sonuçla karşılaşıyoruz. 40 ya da 30 bin yıl önce mağara duvarlarına çizilmiş hayvanların bugün neyi temsil ettiğine baktığımızda ya da bugünkü mitlerde aynı hayvanların yerine baktığımızda şunu görüyoruz: Bunlar yalnızca hayvan değildir. Göründüklerinin ötesinde sembolik ve temsilî anlamlar taşırlar. Bizim gördüğümüz hayvan, aslında zihnimizde bambaşka, metafizik bir dünyanın kahramanına karşılık gelir.

Mesela kitapta boğa örneğini ayrıntılı olarak ele alıyorum. Antik Çağ'ın yazılı metinlerine baktığınızda boğanın sürekli kutsallıkla ilişkilendirildiğini görüyorsunuz. Mısır'da boğa için tapınaklar yapılmış. Hititlere baktığınızda gök tanrılarının çoğu boğayla, boğa başıyla ya da boğa boynuzuyla betimleniyor.
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: İnsanın dil aracılığıyla kurduğu metafizik dünyanın kahramanları, görünür bir bedene sahip değildi. İnsan onları, dünyada gördüğü canlılarla özdeşleştirerek beden kazandırdı. Başka bir deyişle, onları dünyadaki canlıların bedeni içinde görünür hâle getirdi. Bu yüzden ilk sanat eserleri dediğimiz örneklerin aslında inançtan doğduğunu düşünüyorum. Dilde anlatılan şeylerin artık gözle de görülme ihtiyacı ortaya çıktı. Bunun da yaklaşık 40 bin yıl önce gerçekleşmeye başladığını söyleyebiliriz.
U.P.: Güzel... Çok güzel. Çok teşekkürler. Peki, Gılgamış'tan da bahsettik ve ben onu da sormak istiyorum. Gılgamış neden büyük bir insan hikâyesidir?
İ.G.: Çünkü Gılgamış, aslında bütünüyle türümüzün hikâyesidir. Merkezine ölümü yerleştirir. Ölüm, insanın yaşamla ilgili en büyük problemi ve en temel hakikati olarak karşımıza çıkar. Gılgamış anlatısı da tam bunun üzerine kuruludur. Ölmek istemeyen ama ölümlü bir bedene sahip olan insanın hikâyesidir bu. Bence Gılgamış'ı bugün hâlâ canlı tutan, ona duyulan ilgiyi azaltmayan temel unsur da budur.
Öte yandan Gılgamış'ın en önemli meselelerinden biri de "İnsan nedir?" sorusudur. Bunu kendi bedeni üzerinden tanımlar. Annesi bir tanrıça, babası ise dünyevi bir kraldır. Bu yüzden iki dünyaya da aittir; hem tanrısal hem insani bir varlıktır. Ama bütün bu kökenine rağmen kaçamayacağı tek gerçek vardır: Ölümlülük.
Dolayısıyla Gılgamış, insanın ölümlü olduğunu kabul etmesini isteyen; bunu okuyan, dinleyen herkese telkin eden büyük bir anlatıdır. Ama bunun ötesinde Gılgamış, Akdeniz uygarlığının da kurucu metinlerinden biridir. Hatta bugün Göbeklitepe'den başlayarak izini sürebileceğimiz uzun bir uygarlık çizgisinin önemli yapı taşlarından biridir. Çünkü zihnimizdeki evren tasavvurunu kurar.
Gılgamış'ın maceralarını izlerken, aslında bize bir evren modeli sunulur. İnsanların yaşadığı bir dünya vardır. Tanrıların yaşadığı bir gökyüzü vardır. Tanrılar insanları sürekli izler. İlginç olan şu ki, bunlar pagan inançlarının ürünleri olmasına rağmen binlerce yıldır insan zihnine yerleşmiş tasavvurlardır. Onların dışında bir dünya düşünmek bile zordur. Ölüm de bu evrende belirli bir yere yerleştirilmiştir. Gılgamış'ın ulaşmaya çalıştığı yer, ölümsüzlüğün sırrını bilen atasının bulunduğu dünyadır. Bir bakıma cennete ulaşmaya çalışır; çünkü orada ölümsüzlüğün bilgisini elde edeceğine inanır.
Dolayısıyla bu metin yalnızca bir macera anlatmaz. İnsanların nasıl bir evrende yaşadığını, tanrıların bu dünyayı yönettiğini ve onların kurallarına uyulmadığında iyi sonuçlarla karşılaşılmayacağını da anlatır. Bunun yanında siyasal bir düzen de kurar. Mesela bir kralın hangi soydan gelmesi gerektiğini söyler. İktidarın babadan oğula geçtiğini, Gılgamış'ın ise bir tanrıçanın çocuğu olarak yönetme hakkını doğuştan taşıdığını anlatır. Böylece monarşik düzeni meşrulaştıran bir anlayış geliştirir. Kralların gökyüzüyle özel bir ilişkisinin olduğu, adeta tanrıların yeryüzündeki temsilcileri oldukları fikrini yerleştirir. Bugün bile, özellikle Doğu Akdeniz'e baktığımızda, siyasal kültürümüzün önemli ölçüde buna benzer anlayışlarla şekillendiğini görebiliriz.
Bir başka yönü de cinsiyet meselesidir. Metnin tamamına baktığınızda, hikâyesi anlatılan ya da adı geçen kadın sayısı son derece sınırlıdır. Oldukça ataerkil bir yapı kurulmuştur.
Bütün bunları çoğaltmak mümkün. Bu yüzden Gılgamış'ı, bugün hâlâ içinde yaşadığımız Doğu Akdeniz siyasal ve kültürel dünyasının kurucu metinlerinden biri olarak görüyorum. Eğer bugün yaşadığımız dünyayı anlamlandırmak istiyorsak, başlanacak kitaplardan biri kesinlikle Gılgamış'tır.

U.P.: Peki İsmail, bugün ölümsüzlük arayışı nasıl sürüyor?
İ.G.: Aslında ölümsüzlük arayışı hiç bitmedi. Bugün hem bilimsel düzeyde hem de gündelik hayatın içinde devam ediyor.
Biz bunu evde de sık sık konuşuruz. Hep şu soruyu sorarız: Ölümsüz olmaya uğraşacağımıza, acaba daha iyi yaşamaya uğraşsak nasıl olurdu? Çünkü sanki ömrümüzün büyük kısmını ölmemek için harcıyoruz. İçinde yaşadığımız sistem de bunu teşvik ediyor.
Özellikle 1940'lardan sonra sağlığın temel bir insan hakkı olarak tanımlanmasıyla birlikte, ister istemez tıbbın ve bilimsel sistemin içine de girmiş olduk. Ama bir tarafta hayal kuran, kendisini sürekli geleceğe taşımaya çalışan zihnimiz var; diğer tarafta ise bizi kaçınılmaz biçimde ölüme doğru götüren bedenimiz. İstesek de istemesek de zamanla yaşlanıyoruz. Belimiz bükülüyor, toprağa doğru eğilmeye başlıyoruz. Asıl çelişki burada ortaya çıkıyor.
Elbette tıp bilimi ve bazı felsefi yaklaşımlar bu çelişkiyi aşmaya çalışıyor. Mesela son yıllarda transhümanizm adı verilen düşünce akımı bu konuda oldukça dikkat çekici. İnsanın ölümsüzlüğünü hem düşünsel hem de bilimsel yollarla mümkün kılmaya çalışan bir yaklaşım bu. İnsanı adeta teknolojik bir sürüm gibi ele alıyorlar; "Human 1.0", "Human 2.0", "Human 3.0" gibi ifadeler kullanıyorlar. Yani bu arayış devam ediyor. Ama gündelik hayatta da aynı şeyi görüyoruz.
Bazen doktor arkadaşlarımla konuşurken şunu söylüyorum: İnsanlık var olduğundan beri ölüyor ama buna hâlâ alışamadık. Her ölümün ardından yas tutuyoruz, üzülüyoruz. Belki de bunun nedeni, ölümü her zaman başkasının ölümü olarak yaşamamız. Çünkü kendi ölümümüz gerçekleştiğinde artık biz orada olmuyoruz.
Bugün anti-aging endüstrisine bakın: "Yaşlılık kader değildir", "Yaşlanmayı durdurabiliriz", "Şu geni değiştirirsek...", "Şunu güçlendirirsek".... Sürekli hiç ölmeyecekmişiz gibi konuşuluyor. İnsanlar hayata daha sıkı tutunmaya çalışıyor. Ama bütün bunlar aslında en temel korkumuzun, tıpkı Gılgamış'ta olduğu gibi, ölüm olduğunu gösteriyor.
Ölümün sonrasını bilemediğimiz için onu bir korku nesnesine dönüştürüyoruz. Sonra da bütün yaşamımızı bu korkuya göre düzenliyoruz. Bence tam da bu yüzden kendi hayatımızı yaşamaktan uzaklaşıyoruz. Henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin kaygısıyla yaşarken, kendi arzularımızı ve ihtiyaçlarımızı sürekli erteliyoruz. Böyle olunca hayat, daha baştan bize bir tür cehennem gibi verilmiş oluyor ve sonunda kendi hayatımızı gerçekten yaşamamış oluyoruz.
Hatta bazen bunu biraz da mizahla ifade ediyoruz: "Yaşamadığımız bir hayatı nasıl ölebiliriz ki?" Sanki zaten ölümsüzüz de, ölmeyi bile beceremeyeceğiz.

U.P.: Programın sonuna doğru yaklaşıyoruz. Zaman gerçekten çok hızlı akıyor. Şöyle bir soru sormak istiyorum: Tanrılar toplumun aynası mıydı, yoksa kurucusu muydu?
İ.G.: Bu aslında benim gibi bir halkbilimciye ya da arkeoloğa sorulabilecek en ilginç sorulardan biri. Çünkü meslek hayatımız boyunca tapınaklar kazıyoruz, tanrı heykelleri buluyoruz. Ama bugün baktığımızda o tanrılar artık yaşamıyor; onları yapan insanlar da yok. Geriye yalnızca eserleri kalmış durumda. Onların ölümden sonra ne düşündüklerini ya da nasıl yaşadıklarını bilemiyoruz elbette. Ama şunu anlayabiliyoruz: Bir zamanlar Zeus'a inanmış, bütün yaşamını onun düzenine göre kurmuş insanlar vardı. Bugün onların bıraktığı izleri toprağın altından, tarihin enkazından çıkarıyoruz.
Bu bana şunu düşündürüyor: Tanrılar, insan tahayyülünün ürünleridir. İnsanlar gündelik yaşamlarını kurarken, üretirken, geçimlerini sağlarken aynı zamanda kültür de üretirler. İnanç ise bu kültürün gökyüzüne yansıyan tarafıdır. Dolayısıyla yeryüzündeki yaşam değiştikçe gökyüzündeki tanrılar da değişir.
Mitolojilere baktığınızda bunu çok açık görürsünüz: Sürekli tanrılar arasında kuşak savaşları vardır. Genç kuşak tanrılar eski kuşakları devralır. Eski tanrılar ölmezler; çünkü tanrılar ölümsüzdür ama simgesel hâle gelirler. Mesela Uranos gökyüzüne çekilir. Kronos zamanın simgesine dönüşür. Artık gündelik yaşamı doğrudan belirlemezler. Ama özellikle Antik Çağ boyunca fırtına tanrıları ve gök tanrıları hep iktidardadır. Akdeniz uygarlıklarına baktığınızda bunun tesadüf olmadığını görürsünüz. Çünkü gök tanrıları büyük ölçüde tarımsal toplumların ihtiyaç duyduğu inanç düzeninin ürünleridir.
Şimdi ise yavaş yavaş tarım toplumunun sonuna yaklaşıyoruz. Bundan sonra dijital dünyanın nasıl bir inanç sistemi üreteceğini bilmiyoruz ama muhtemelen yeni tanrılar ve yeni mitolojiler de ortaya çıkacaktır. Bu yüzden tanrılar tarihsel varlıklardır. Toplum içinde işlevlerini sürdürenler yaşamaya devam eder; işlevlerini yitirenler ise sahneden çekilirler.
U.P.: Çok doğru. Peki bugün mitler hâlâ kimi yönetiyor?
İsmail Gezgin: Aslında hepimizi. Bugün de mitik bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Şöyle düşünelim: Bir yılı 365 güne bölüyoruz. Aylar, haftalar, günler oluşturuyoruz. Bu zamanın içinde kutsal kabul edilen günler var. Örneğin cuma ya da pazar günü çalışmıyor oluşumuz bile belirli bir inanç düzeninin ve o inanç üzerinden şekillenen siyasal yapının hayatımıza yerleştirdiği bir düzenlemedir.
Bunun çok daha büyük örnekleri de var: Bugün Gazze'de yaşananlara baktığımızda, oradaki siyasal söylemin temelinde "vaat edilmiş topraklar" fikrini görüyoruz. Toprakların işgal edilmesini ve insanların yerlerinden edilmesini, binlerce yıl önce yazılmış kutsal metinlerde Tanrı'nın vaat ettiği topraklara dayandıran bir siyasal irade var. Dolayısıyla burada yalnızca bir inanç değil, aynı zamanda o inancı siyasal güce dönüştüren bir yapı söz konusu.
Aslında bu çok eski bir durum. Antik Çağ'dan bu yana büyük ölçüde değişmedi. Truva anlatılarından Roma'nın kuruluş hikâyelerine kadar benzer örnekleri görüyoruz. İnsanlar Tanrı'nın vaat ettiği topraklara ulaşmak için yola çıkıyorlar. Bugün Asya dinlerine baktığınızda da insanların yaşamlarını büyük ölçüde inançları doğrultusunda sürdürdüklerini görüyorsunuz. Siyasal iktidarlar da bunu çok etkili biçimde kullanıyor.

Ben bunu özellikle son kitabım Kharon'un Kayığı'nda vurgulamaya çalışmıştım. Göbeklitepe'den itibaren inancın siyasallaştığını; mitlerin politikleştiğini ve insanlar üzerinde bir yasaya dönüştüğünü düşünüyorum.
İlk zamanlarda yalnızca sözle aktarılan tanrılar vardı. Sonra mağara duvarlarında görünmeye başladılar. Daha sonra küçük heykelciklere dönüştüler. Ama Göbeklitepe'ye geldiğimizde artık kutsal alanlar ortaya çıkıyor. İnsanların belirli zamanlarda bir araya geldiği, ritüellerini gerçekleştirdiği ve toplumsal hayatın düzenlenmeye başladığı mekânlar görüyoruz. Bence tam da burada inanç siyasal bir niteliğe kavuşuyor. Toplumu yöneten temel araçlardan biri hâline geliyor. Daha sonra kralların kendilerini gökyüzünün temsilcisi olarak ilan etmeleri de bunun devamıdır.
Az önce Gılgamış'ta konuştuğumuz gibi ya da Amerika'nın keşfiyle ilgili anlatıları düşünelim. Denizcilerin, papaların verdiği yetkiyle yeni toprakları Hristiyanlaştırma iddiasıyla hareket ettiklerini biliyoruz. Bütün bunlar bize inancın bugün bile siyasal otoritenin en güçlü araçlarından biri olmaya devam ettiğini gösteriyor. Hatta çoğu zaman hukuktan bile daha güçlü.
Mesela "günah" kavramını düşünün. Pek çok durumda hukuki yaptırımdan daha güçlü bir etkiye sahip olabiliyor. Demek ki siyasal yapıyla birlikte bu inanç sistemi de zihnimize çok güçlü biçimde yerleşmiş durumda.
U.P.: Çok teşekkürler İsmail. Bugün sorularımı tamamladım ve programın da sonuna geldik.
Bugün Antroposen Sohbetler'de Prof. Dr. İsmail Gezgin ile Sanatın Mitolojisi kitabı üzerinden sanatın, mitlerin ve kültürün insan olma serüvenindeki yerini konuştuk. Hazırladığım soru dizisi üzerinden bu başlıkları birlikte tartışmaya çalıştık. Vakit ayırdığın, davetimi kabul ettiğin ve bu güzel sohbeti paylaştığın için çok teşekkür ederim. Gerçekten çok akıcı bir söyleşi oldu.
İ.G.: Ben teşekkür ederim Utku. Davet ettiğin ve sesime programında yer verdiğin için ayrıca teşekkür ederim.
U.P.: Benim için büyük bir onurdu. Gerçekten çok keyifli ve akıcı bir sohbet oldu. Önümüzdeki haftalarda Antroposen Sohbetler'de yeni konuklarla ve yeni konularla yeniden buluşmak üzere. Hoşçakalın.


