Dünya Mirası Adalar'da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, Heybeliadalı gazeteci Dilek Dindar ile Adalar Belediyesi'ne yönelik operasyonları, tutuklamaları, protestoları ve yerel demokrasi tartışmalarını; son gelişmelerin perde arkasını ve Adalar'daki siyasi-toplumsal atmosferi değerlendiriyorlar.
Nevin Sungur: Herkese merhaba. Dünya Mirası Adalar programında birlikteyiz. Adalar'da son hafta haberlerini siz de yoğun takip ediyorsunuzdur. Sabaha karşı, 5 gibi Adalar Belediye Başkanı Ercan Akpolat ile birlikte 47 kişi gözaltına alındı. Bu arada öyle heyecanlı girdim ki... Ben Nevin, tanıtım yapamadım.
Derya Tolgay: Ben de Derya. 47 şüpheli hakkında işlem yapılacağına dair bilgi var. Bizim de hep sorduğumuz, hepimizin sorduğu şu soru var: Neden sadece seçilmiş muhalefet parti başkanları tutuklanıyor?
Tam da bu noktada yaklaşık beş gün önce Avrupa Birliği'nin raporu yayımlandı ancak biz bu yayını banttan yapıyoruz yani program bir gün sonra yayımlanacak. O zamana kadar Türkiye'de neler olur, bilemiyoruz. Raporda, Türkiye'deki demokratik gerileme gerekçe gösterilerek insan hakları ve temel özgürlüklerin ihlalinden sorumlu olduğu düşünülen Türk yetkililere karşı Avrupa Birliği Küresel İnsan Hakları Yaptırım Rejimi'nin uygulanması isteniyor. Yani oldukça ciddi bir çağrı söz konusu ve üstelik isim de veriliyor. Eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, mevcut Adalet Bakanı Akın Gürlek'in adı da Avrupa Parlamentosu raporunda açıkça geçiyor. Raporda, Gürlek'in bakan olarak atanmasından duyulan endişe ifade ediliyor. Bu durumun, Avrupa Parlamentosu raporlarında ilk kez bir Türk bakanın isminin yer alması açısından dikkat çekici olduğu belirtilmiş.
Raporda ayrıca Türkiye'nin demokrasi ve hukuk devleti alanında geriye gittiği, Avrupa Birliği üyelik sürecinde ise ilerleme sağlayamadığı ve adeta patinaj yaptığı ifade ediliyor. Muhalefete yönelik siyasi ve yargısal baskıların arttığı belirtiliyor. Adalar Belediyesi Başkanı'nın tutuklanmasıyla birlikte, üç dört gün önce tutuklanan belediye başkanlarının sayısı 29'a ulaştı. Bunların 19'u CHP'li, 10'u ise DEM Partili.

Muhalefet temsilcilerine yönelik soruşturma ve davalarda, yolsuzlukla mücadele söyleminin siyasi rakipleri etkisizleştirmeye yönelik kullanıldığı değerlendirmesine yer veriliyor. Özellikle Akın Gürlek'in İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde açılan davaların önemli bir bölümünün siyasi nitelik taşıdığı düşünülüyor.
Şimdi ben kısacık iki haberi daha vererek burada sonlandırayım: Bunlardan ilki, Avrupa'nın en büyük ahşap yapısı olan Tarihi Büyükada Rum Yetimhanesi ile ilgili. Bilgili Holding ve ĒNSOFI Holding arasında yapılan uzun vadeli anlaşma kapsamında yapının restore edilerek yeniden işlevlendirilmesi planlanıyor. Bununla ilgili gelişmeleri ilerleyen günlerde takip ederiz. Bugün kısa geçiyorum çünkü sürecin nasıl şekilleneceği henüz tam olarak belirgin değil. Anastasios Viglas da bu yapının artık yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve acil müdahale gerektiğini belirten açıklamalar yapmıştı. Zaten programımızda da bunu ilk kez dile getirmişti. İkinci haber ise Heybeliada Sanatoryumu'nun Diyanet'e devriyle ilgili. Bu konuda Adalar Belediyesi'nin açtığı bir dava var. Bu da oldukça önemli bir gelişme ve onu da takip edeceğiz. Ve tabii ki Heybeliada Ruhban Okulu'nun Ekim ayı başında açılabileceğine ilişkin gelişmeler de gündemde.
Adalar'dan haberler bugünlük böyle.
N.S.: Senin de dediğin gibi, son birkaç gündür Adalar hakikaten kaynıyor. Aslında bugün memleketin genelinde yaşanan demokrasi sorunuyla bağlantılı daha büyük bir sıkıntıyı konuşacağız: Geçtiğimiz Cuma günü, Adalar Belediye Başkanı Ercan Akpolat başta olmak üzere yaklaşık 40 kişinin gözaltına alındığı bir operasyon gerçekleştirildi ve bu meseleyi hem Adalı, hem gazeteci, hem de meslektaşım sevgili Dilek Dindar'la konuşacağız. Dilek, sen başından itibaren hep oradaydın. Hem operasyonu takip ettin, hem de sonrasında düzenlenen protestolar sırasında sahadaydın. Öncelikle senden izlenimlerini almak istiyoruz. Bir gazeteci olarak, bu süreci hem ülke açısından, hem de Adalar açısından nasıl değerlendiriyorsun?
Ama önce en başa dönelim: Cuma gününden bu yana neler oldu, süreç nasıl gelişti?
D.T.: ...ve hoşgeldin Dilekciğim.
N.S.: Evet, hoşgeldin.
Dilek Dindar: Çok teşekkürler. Aslında üçümüz de Adalıyız. Doğal olarak meseleyi anlatırken sizin de katkılarınız elbette çok fazla olacak.
Cuma günü sabah saatlerinde haberi alır almaz, saat 08:00 sularındaydı, doğrudan belediye binasının ve belediye başkanının bulunduğu Büyükada'ya geçtim. Önce giderken karşılaştığım tabloya ilişkin bir şey söyleyeyim: Heybeliada'dan çıktığım andan itibaren Büyükada'ya girişimle birlikte bir taraftan polis botları, diğer taraftan iskelelerde inanılmaz yoğun polis yığınakları vardı. Doğrusu, indiğim anda şunu söylemiştim: "Hayırdır, savaş mı var?" Hakikaten böyle bir tablo vardı. İnsanların inanılmaz tedirgin olacağı bir atmosferdi bu ve üstelik sabah saatleriydi. Yine klasik, artık ülkenin ve İstanbul'un farklı noktalarında görmeye alıştığımız şekilde, sabah şafak operasyonlarıyla başlamıştı Büyükada ve Heybeliada güne.
Aslında bilinenleri çok kısaca özetleyeyim: Sizin de söylediğiniz gibi, başta Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat olmak üzere 47 kişi sabah saatlerindeki operasyonla gözaltına alındı.Ben de haberi duyururken - çünkü Adalara gazetecilerin ve basının hızla ulaşması çok mümkün değildi, kendi içimizdeki dayanışma gereği bulunduğum yerden arkadaşlarıma haberleri iletmeye çalışıyordum - de söylemiştim; şu kadar kişi alındı, aralarında inşaatçısı, bisikletçisi, hurdacısı, garsonu... Aklınıza gelen herkes vardı. Yani börekçisi de vardı, başka işlerle uğraşanı da. Listelere bakınca bunlar "iş takipçisi", "falancası", "filancası" şeklinde lanse ediliyordu elbette. Ama tablo buydu.

Sabah saatlerinden itibaren insanlar kaygılı ve tedirgin bir vaziyette geldiler. Gözaltına alınanların hepsi Vatan Emniyet'e götürülmüştü. İnsanlar tedirgindi ama başka bir nokta vardı Nevin ve Derya. Adeta beklenilen bir süreçti bu ki aslında birçok noktada da böyle: 'Ne zaman geleceğini bilmiyorduk ama geleceğini biliyorduk' hâli vardı birçok insanda. Öte yandan bir kanıksanmışlık da vardı. Sabah saatlerinde çok büyük bir tepkiden bahsetmek açıkçası mümkün değildi. Akşam saatlerine doğru ise öfke biraz daha büyüdü. Farklı noktalardan insanların gelmesi, birçok kişinin uyanıp haberdar olması ve Adanın çeşitli yerlerinden belediye önüne ulaşmasıyla birlikte kalabalık arttı.
Ama ilginç bir tablonun altını öncelikle çizmek isterim. Bunun siyasi bir operasyon olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Yani bunu geniş halk kitleleri de biliyor. Kime sorarsanız, "Evet, zaten böyleydi" diyor. Fakat bunun toplumsal etkisi açısından, iktidarın yaratmak istediği tabloya doğru evrilmesi de bir parça benim açımdan kaygı vericiydi. Çünkü insanlarda bir kabullenilmişlik vardı. Evet, zaten operasyon olacaktı, zaten gelecekti ve sonunda operasyon oldu, geldi.
D.T.: Sıkıntı yaratan duygu da o gerçekten. Pardon lafını kestim, devam et.
D.D.: Yani burada altını çizmek istediğim şey şu: İktidar biraz da, bunun bir korku ya da başka bir duygu olmasından öte, bir rıza hâli yarattı. Ama bu, meşruiyete dayanan bir rıza hâli değil; daha çok, "Evet, gelecek ve başımıza gelecek" duygusunun kabulü. Aslına bakarsanız iktidar, bugüne kadarki hamleleriyle bu duyguyu yaratmış oldu.
Tabii diğer taraftan şunu tartışmanın da çok fazla bir manası yok yani burada rüşvet var mıydı, görevi kötüye kullanma söz konusu muydu? Çünkü bu meselenin çok açık biçimde bununla ilgili olmadığı, İstanbul'un genelinde ya da Türkiye'nin farklı noktalarında olduğu gibi bunun siyasal bir operasyon olduğu birçok kişi tarafından dile getiriliyor. O yüzden bunun arka planında "Var mıydı, yok muydu?" tartışmasının ya da benzer soruların çok fazla bir anlamı kalmıyor.
Ama diğer taraftan, bugün az evvel Derya da söyledi; biz bu yayını bir gün önce çekiyoruz. Şu an gözaltına alınanlar adliyeye sevk edilmiş durumda, ifadeler veriliyor. İfadelerden benim de dünden bu yana ulaştığım bazı ilginç tablolar var, belki onlardan da bahsederim. Ama şunu söylemek isterim: Gün boyunca bana da gelen bilgiler vardı. Sabah saatlerinden itibaren, az önce medyaya da yansıdığı gibi, haklarındaki iddialar ve dosyalara ilişkin bazı bilgiler önce Yeni Akit gazetesinde yayımlandı.
D.T.: Tabii ki.
N.S.: Şimdi herkes birbirine o iddianameyi gönderiyor. Bakın, Adanın içinde herkes birbirine gönderiyor. Bana da gelen dünya kadar mesaj var: "Bu doğru olabilir mi?" diye soruyor insanlar. Tam da yapmak istedikleri hamlenin siyasal olduğunun herkes farkında ama buna bir meşruiyet zemini yaratma çabası da söz konusu. Şimdi o iddianamelerde çok ilginç bir tablo var. Belki oraya girebiliriz, bilemedim.
D.T.: Evet, bakalım ne var.
D.D.: Şimdi şunu özellikle belirtmek açısından söylüyorum: Arka planı tartışmayı ısrarla çok doğru bulmuyorum. Vardı, yoktu... Bunları elbette konuşabiliriz; Adaların genel durumunu da konuşuruz. Ama mesele siyasalken ve bütün bu operasyonlar bir iktidarın açıkça siyasal bir hamlesi olarak görülüyorken, bunun içindeki başka meseleleri tartışmak hakikaten çok anlamlı gelmiyor bana.
D.T.: Normal şartlar altında olsa keşke bunları tartışsak aslında, değil mi?
D.D.: Kesinlikle. Şimdi buradaki iddianameden - biraz da Adalar'ın nasıl bir yer olduğunu anlatmak açısından - bir örnek vereceğim: Adalar, İstanbul'un genelindeki metropol yapının içinde olmakla birlikte, mahalle ilişkisinin hâkim olduğu, insanların birbirini çok iyi tanıdığı bir yer. Bir belediye başkanına ulaşmak hiç de zor değildir. Herkesin birbirinin telefonunun olduğu, bırakın bizi, yan komşumuzun, Ahmet amcanın ya da Ayşe teyzenin iki dakikada arayıp "Ne yapıyorsun?" diyebileceği ya da yolda karşılaşıp sohbet edebileceği, biraz da kırsal bir atmosferi andıran bir yaşam biçimi vardır burada.
Bir de Adalar hakkında şöyle bir yargı vardır: Sanki herkes konaklarda yaşıyormuş gibi ya da herkes çok kibirliymiş, gelenlerden rahatsızmış, kimseyi istemiyormuş gibi bir algı vardır. Bayramlarda da, kalabalık günlerde de bunu sık sık duyarız. Çok aklıselim arkadaşlarımızın, dostlarımızın, gazetecilerimizin bile, "Yeter artık bu Adalılardan çektiğimiz, kimseyi istemiyorlar" diye tepki verdiklerini görürüz çünkü algı çoğu zaman böyledir. Oysa durum tam olarak böyle değil.
Bu detayı bir taraftan vermek istedim, çok da uzatmayacağım ama mesela Adada kimse öyle kocaman evlerde yaşamıyor. Çoğu zaman sokakta oturuyoruz, sokağın içine masamızı atıyoruz. Kimi zaman bir hurdanız olur, dışarı çıkarırsınız; hurdacı gelene kadar kapının önünde durursunuz. Şimdi bu örneği şunun için verdim: Mesela iddianamedeki isimlerden birinin anlattığı bir olay var ki ifadeyi de baştan sona okudum zaten: Bir tadilat hikâyesinin içinde, deniliyor ki tadilat yapılan adrese belediye ekipleri denetime gidiyor ve o sırada kapının önünde demirler var. Oysa tadilata ilişkin moloz alınması ve benzeri bütün bedeller belediyeye yatırılmış, bunların makbuzları da mevcut. Öğrendiğim kadarıyla muhtemelen bir Çarşamba günü, kapıdaki demirler nedeniyle zabıta geliyor ve "Bunları buradan kaldırın, ceza yazacağım" diyor. İnşaatı ya da tadilatı yaptıran kişi 60 yaşlarında bir kadın, Belediye başkanının da köylüsü. Kadın telefonu açıyor ve iddianamede de geçtiği şekliyle, ifadelerden okuduğum kadarıyla, "Zaten Cuma günü kalkacak bunlar. Bana niye ceza yazıyorsun? Her şeyi ödedim zaten" diyor. Bunun üzerine belediye başkanı da "Tamam o zaman, hallederiz" diyerek başkan yardımcısına Cuma gününe kadar işlem yapılmamasını söylüyor.
Şimdi iddianamede bu olay öyle anlatılıyor ki; belediyeye maddi menfaat sağlamak amacıyla yapılan bir görüşme gibi sunuluyor ve bunun karşılığında görevin kötüye kullanılması, rüşvet ve benzeri suçlamalar yöneltiliyor.
Şimdi Adalılar bunun ne anlama geldiğini çok iyi bilir. O yüzden başta Adalar'ın nasıl bir yer olduğunu anlattım çünkü Adalarda yaşayan insanlar konaklarda yaşamıyorlar. Bu tür ilişkiler burada hayatın doğal akışı içinde yaşanıyor.
Şu an ifadelerde ve iddianame olarak kamuoyuna yansıyan şeyler, diğer birçok operasyonda olduğu gibi, büyük büyük rüşvetler, olağanüstü ilişkiler ve benzeri iddialar içeriyor. Doğrudur, yanlıştır... Bunu şu an ne biz yargılayabiliriz, ne de savcı yerine geçebilirizama ortada bir algı yaratılmaya çalışıldığı çok açık ve iktidar, zaten bu operasyonlarla elde edemediği meşruiyeti, bu vesileyle elde etmeye çalışıyor. Mesele biraz bundan ibaret, burada yaşanan bu.

N.S.: Dilekciğim, burada ben de bir Adalı ve yakın zamanda Koruma Uygulama ve Denetim Büroları (KUDEB) izni almış biri olarak kendi tecrübemi, ayrıca uzun yıllardır yaptığım gözlemleri aktarmak isterim.
D.T.: KUDEB'in ne olduğunu da çok kısaca söyle istersen dinleyicilerimiz için.
D.D.: İBB'ye bağlı olan ve kültürel mirasın korunmasına ilişkin işlemleri yürüten KUDEB'le ilgili ben de bir Adalı ve yakın zamanda izin almış biri olarak kendi tecrübemi aktarmak isterim: Siz herhangi bir işlem yapmak istediğinizde, boya badana dahi olsa, almanız gereken izinler var. Bunun için başvuruda bulunuyorsunuz. Daha sonra raportörler geliyor - Adalar'da onların belirli günleri vardır. Evinizin içine girip inceliyorlar, fotoğraflar çekiyorlar. Dışarıdan da fotoğraflıyorlar. Siz de yapmak istediğiniz işlemi bir dilekçeyle ya da formda belirtiyorsunuz. Örneğin, "Su tesisatımı değiştireceğim", "Boya badana yapacağım" ya da "Doğalgaz tesisatımı yenileyeceğim" diyorsunuz. Ardından izin sürecini bekliyorsunuz. Raportörler geliyor, gerekli incelemeleri yapıyor; hem fotoğraf çekiyorlar, hem de kayıt altına alıyorlar. Hem de bir bedel öderiz bunun için.
D.D.: Tabii bunun için bir bedel de ödersiniz çünkü biraz önce Dilek'in de söylediği gibi, oradan çıkacak bir moloz ya da çöp olabilir, olmayabilir; hiç fark etmez, bunun belirlenmiş standart bir bedeli vardır ve siz onu ödersiniz. Yani bir taraftan tarihi evinizi korumaya çalışıyorsunuz, diğer taraftan bunun için çeşitli izin süreçlerinden geçiyor ve ücret ödüyorsunuz. Bu da aslında başlı başına ayrı bir tartışma konusu.
N.S.: Derya, bir katkı daha yapayım mı? Hem para ödersiniz, hem de beklemeniz gerekir. O bir süreçtir.
D.D.: Tabii, tabii.
N.S.: En az bir ay.
D.D.: Başta onu belirttim zaten, bir de bekliyorsunuz. Raportörler geliyorlar ki Ada'da belli günlerde geliyorlar. Diyelim ki bu aşamayı da geçtiniz. Bekleme gününüz geldi, raporlar tutuldu ve süreç tamamlandı. Siz işlemleri yaptıktan sonra raportörler tekrar gelirler. Yapılan işi incelerler ve sizin işlemi izinlere uygun, doğru bir şekilde yaptığınıza dair raporu hazırlayıp gönderirler. Ondan sonra da belediyeden aldığınız, üzerinde bilgilerin yer aldığı o büyük tabelayı evinizin önüne asmak zorundasınızdır. Mal sahibi kim? Takip eden mühendis ya da mimar kim? Yapılan işlem nedir? Bunların hepsi isim isim, tarih tarih yazılıdır.
D.T.: Ben küçücük evimde sadece bir boya badana yaptım. Tesisat değiştirdim. Bütün bu süreci yaşadım. Bir taraftan da söylendim tabii. Yıllardır bu konuda program yapıyorum. Yahu, bu kadar kültürel miras bana aitmiş gibi gözüküyor ama esasında hepimize ait, evrensel bir değer. Onu korumaya çalışıyorsunuz; para ödüyorsunuz, sürekli masraf yapıyorsunuz. Oysa Turizm ve Kültür Bakanlığı tarafından verilen ciddi bütçeler var ve bu paraların bazı köşklere gittiğini biliyoruz.
Şimdi bir de bizim gördüklerimiz var. Biz küçücük evlerimize bu izin tabelalarını kocaman asarken, mesela ben açıkça söyleyeyim, Kumsal'da çok büyük bir köşk var. Gelip geçiyorum ve çok büyük bir rahatsızlık duyuyorum çünkü ortada bir tane bile tabela yok. Soruyorum: Kime ait? Yüklenicisi kim? Mühendisi kim? Çünkü o KUDEB'e ait bir süreç değil; Turizm ve Kültür Bakanlığı üzerinden yürüyen işler bunlar.
Şimdi gözlerimiz bunları da görüyor, ötekini de görüyor. Yani muazzam bir ayrım hissediliyor. Oysa vatandaşın seçtiği ya da atadığı kişiler, vatandaşa yani yurttaşa hizmet etmek için varlar. Ama ortaya bir rekabet, hatta zaman zaman bir yetki çatışması ortamı çıkıyor ve bu da bizim işlerimizi gerçekten çok zorlaştırıyor.
Bir tarafta bunlar var ama ben hemen şunu da ekleyeyim: Yaklaşık 10 gün önce Ercan Başkan'ı ziyaret etmiştim. Bana gerçekten şu cümleyi kurdu:"Geceleri üç dört saat uyuyorum." Sonra da ekledi: "Evet, ne zaman bizim belediyeye de sıra gelecek diye bekliyorum." Ya bu gerçekten, Dilek, senin dediğin gibi çok ürkütücü bir söz. Bu ülkede seçim yapılması tek başına demokrasinin varlığını göstermiyor. Hukukun eşit uygulanması, yargının bağımsızlığı, siyasi rekabetin adil olması, seçmenin iradesine saygı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü... Hani nerede bunlar?
D.D.: Güzel soru. Bir katkı yapayım: Aslında güncel bilgi olarak söylediğin çok doğru. Mesela şu anda ifadeler verilirken ya da önceki günden itibaren birçok bilgi edindik. Bir taraftan da, diğer örneklerde olduğu gibi, itirafçı olmak noktasında kişilere çeşitli baskıların yapıldığı yönünde iddialar geliyor.

Yerel yönetim açısından senin söylediğin de önemli Derya. Bir tarafta atanmışların, bakanlıkların ve benzer kurumların Adalar üzerindeki, çoğu zaman rant tartışmalarıyla birlikte anılan sistematik baskıları ve attıkları adımlar var. Diğer tarafta ise yerel yönetimin buna karşı geliştirmeye çalıştığı adımlar bulunuyor ve görünen o ki, küçücük bir muhalefete bile alan tanımak istemeyen, en küçük itirazı dahi kabul etmek istemeyen bir anlayışla karşı karşıyayız.
N.S.: Boyun eğmek ve eğmemek gibi bir duruma geliyor.
D.T.: Bütün bunlar aslında parça parça ilerleyen bir sürecin parçaları gibi görünüyor. Bugün haberlere baktığınızda, Adalar'la birlikte galiba Silifke Belediyesi'ne de bir operasyon düzenlendiğini görüyoruz. Zaten hatırlarsınız, Adalar Belediyesi'ne bundan birkaç hafta önce de bir ekip gönderilmişti; bir soruşturma kapsamında incelemeler yapılmıştı. Yani aslında o zamandan itibaren ayak sesleri gelmeye başlamıştı.
Dediğin gibi, bunun bekleniyor olması da tam olarak böyle bir şey. İnsanlar ne zaman olacağını bilmiyor ama bir gün olacağını düşünerek yaşıyorlar. Sonra da o gün geldiğinde, şaşırmaktan çok, "Evet, beklediğimiz şey buydu" duygusu ortaya çıkıyor.
D.D.: Şöyle bir tablo var: Bir taraftan evet, Adalar'da böyle bir süreç yaşanıyor. Kimi sıkıntılar da var, vardır. Hepimizin yaşadığı, yerel yönetimi eleştirdiğimiz birçok nokta bulunuyor ama fotoğrafın bütününe baktığımızda, en temel meselelerden biri şu, Derya sen az evvel söyledin: Bir tarafta Sanatoryum süreci var, diğer tarafta Ruhban Okulu'nun açılması meselesi var. Öte yandan Yetimhane'nin bugün geldiği nokta var. Kıyılar var...
Geçen gün bir röportajda da söylediğim bir şeydi: Dört tarafı denizlerle çevrili bir yerde biz denize giremiyoruz. Akıl alır gibi değil gerçekten. Denize ulaşamıyoruz. Bunun gibi kıyılar, ormanlar, ormanların içinde yaşananlar... Bitmeyen sorunlar var.
Şimdi bunların tamamı, bunun anlaşılmasında fayda var, doğrudan merkezi iktidarın yönettiği alanlar yani Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın, Diyanet'in ve diğer kurumların yaptığı düzenlemeler, doğrudan bizim yaşam alanlarımıza müdahale anlamına geliyor.
Ada gibi bir yerde yerel yönetim tek başına her şeye karar veren bir yapı değil. Denizden başlayıp tepedeki Aya Nikola'ya kadar uzanan bütün alanda yetkiler çok farklı kurumlar arasında dağılmış durumda. Hal böyle olunca, mevcut yerel yönetimler de, muhalefet açısından baktığımızda, az da olsa, kısa da olsa, küçük de olsa bunlara engel olmaya çalışıyorlar. Biz onları eksik davranmakla, yeterince mücadele etmemekle eleştiriyoruz elbette ama görüyoruz ki iktidar bu kadarcık bir itiraza bile tahammül edemiyor. Yani meselenin bir tarafı siyasal bir süreç; bir tarafı da, siz benden daha iyi ifade ediyorsunuz, buranın ciddi bir rant alanı olması. Gerçekten çok ciddi bir rant alanı. Turizm politikalarıyla, daha önce faytonlar üzerinden yaşanan tartışmalarla ve burada sayamayacağımız birçok meseleyle bugüne kadar gelen, bugün de devam eden bir süreçten söz ediyoruz.
Şimdi burada belki eksik kalan bir şey vardır Nevin, senin sorduğun o soruyla ilgili: Bu kanıksanmışlık karşısında nasıl bir süreç işleyecek? Aslında yerel yönetimlerin, sadece bizim belediyemiz için söylemiyorum, belki eleştirilebilecek taraflarından biri şeffaflık meselesi. Hatta belki bizim belediye bu konuda diğerlerine göre daha iyiydi bile diyebiliriz.
D.T.: Meclis toplantılarını açıklıyor.
D.D.: Ama genel olarak, AKP ya da iktidar belediyelerinden hiç bahsetmiyorum. Bir tarafta bir belediye başkanı var; hakkında rüşvet aldığına dair mahkeme kararı olduğu söyleniyor ama hâlâ görevde. Öbür tarafta ise bir belediye başkanı çıkıp, "Bana 2025 model Audi'yi mi çok görüyorsunuz?" diyebilecek kadar pervasız davranabiliyor. O yüzden iktidarın hâkim olduğu yerel yönetimlerden bağımsız olarak söylüyorum bunu.
Muhalefet belediyelerinde de yeterince şeffaf, ortak aklı üreten, toplumsal rızayı ve geniş halk kesimlerinin katılımını sağlayan demokratik süreçleri maalesef işletemedik. Hepimizi de bunun içine katıyorum. Tabandan gelen demokratik kitle örgütleri, sivil toplum kuruluşları bunu olabildiğince zorlamaya çalıştı ama genel bir yılgınlık hâli de var. Yerel yönetimler açısından bizim eksiğimiz buydu. "Bizim" derken, içinde yaşayan insanlardan söz ediyorum; yoksa ne benim, ne sizin yerel yönetimlerle doğrudan bir ilişkiniz var.
Şimdi bunu yeniden yaratmak gerekiyor. Bu sürecin müdahili olmak ve eksik kalan noktaları berrak bir şekilde ortaya koymak gerekiyor. Yani ne kıyılar konusunda, ne Sanatoryum konusunda, ne de Ada ile ilgili başka meselelerde eleştiri mekanizmasından vazgeçmeyeceğiz. Yerel yönetimleri yanlışlarında, eksiklerinde elbette eleştireceğiz. Ama bize rağmen, bizim irademizi yok sayarak yapılan müdahalelere de asla izin vermeyeceğiz. Çünkü bu başka bir şey.
Mevcut durumu yeniden kurmak, sokak sokak, hane hane yeniden anlatmak gerekiyor. Bunun için muhalefet partilerinin, toplumsal muhalefetin ve diğer siyasi yapıların gerçekten sokak sokak harekete geçmesi gerekiyor. Haklarını da teslim edelim, bunu yapmaya çalışıyorlar. Mesela Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Sera Kadıgil de buradaydı. Diğer partiler açısından da benzer çabalar var. Ama yetmez. Bunu biraz daha ayağa kaldırmak gerekecek sanıyorum.
D.T.: Peki Dilekciğim, vaktimiz azaldı yine. Konuşmakla bitmiyor tabii bütün bu konular maalesef. Ama tabii bunu konuşmaya devam edeceğiz. Çok teşekkürler
N.S.: Ben de çok küçük bir şey ekleyeyim: Bu konuşmamız biraz yerel ölçekteydi ama esasında hepimizin bildiği gibi, dünyada siyasetin inanılmaz derecede kirlendiği, kimi zaman siyasetçilerden de öte iş insanlarının siyaseti adeta bir ticarethane gibi kullandığı bir dönemden geçiyoruz. Adalar da bundan bağımsız değil. Burada da çok sert ve çok kirli bir siyaset zemini var ve tam da bu nedenle, sivil inisiyatifler olarak, tıpkı bir zamanlar "Temiz Eller" hareketinde olduğu gibi, temiz siyaseti en başa koyarak; rüşvetsiz, adil, eşit ve hukukun üstünlüğünü savunan bir çizgide yürümeye devam etmemiz gerekecek. Sanırım bunu bıkmadan, usanmadan sürdürmek zorundayız.
D.T.: Kesinlikle. Çok teşekkürler tekrar Dilek.
D.D.: Ben teşekkür ederim. Sizinle bir arada olmak çok çok keyifli. Hakikaten keşke daha iyi, daha güzel konuları konuşabilsek.
D.T.: Keşke ama yine davet edeceğiz seni.
D.D.: Bugün olmadı ama bir kahvede buluşuruz artık.
D.T.: Adalar hepimizin ve hepimizin olmaya da devam edecek. Dinlediğiniz için çok teşekkürler. Herkese iyi günler.
N.S.: Hoşçakalın.


