Nesnel ve öznel nitelikleriyle zaman

-
Aa
+
a
a
a

İçimizde biyolojik bir saat (veya saatler) mi var? Zaman insan zihninden bağımsız mı? Zaman niye bazen yavaş, bazen de hızlı geçiyormuş gibi gelir? 2022 yılı biterken, nesnel ve öznel nitelikleriyle zamanı konuşuyoruz.

Fotoğraf: Pixabay
Nesnel ve öznel nitelikleriyle zaman
 

Nesnel ve öznel nitelikleriyle zaman

podcast servisi: iTunes / RSS

2017'de Boğaziçi Üniversitesi'nden Dr. İnci Ayhan ile "zaman algısı" üzerine konuşmuştuk. 

Zamanla ilgili birbirinden farklı ve ilginç üç soruya değinelim:

1. Zaman (kendi başına) nedir?

2. Zamanla ilişkimizi bir tür algı olarak mı, anlayış olarak mı düşünmeliyiz?

3. Zamanın akışını bize öznel olarak daha hızlı veya daha yavaş hissettiren etkenler neler?

Yukarıdaki üç sorumuzdan ilkinin, metafizik tarihinde yeri büyük: Gözle göremesek, elle tutamasak da zaman algıladığımız bir nesne midir, süreç midir, yoksa hepsinden farklı bir varlık yapısı mı var? Zamanı mekân ve hareketten bağımsız olarak düşünebilir miyiz?

Erken Ortaçağ'ın en önemli felsefecilerinden ve ilahiyatçılarından olan Aziz Augustine zaman konusunda şöyle diyor: “Zaman benim için en tanıdık şey. Ama ‘Zaman nedir?’ diye sorduğumda anlıyorum ki, aslında zaman ne bilmiyorum.”

Alice Harikalar Diyarında romanında da Şapkacı Alice’e şöyle der: “Eğer ki Zaman’ı benim kadar iyi tanımış olsaydınız, ondan harcanabilen bir nesne olarak değil, bir kişi gibi söz ederdiniz. Öyle tahmin ederim ki, Zaman’la bir kez olsun konuşmamışsınızdır bile.”

20. yüzyıldan bu yana zamanın uzayla aynı büyüklüğün farklı boyutları olduğunu, birbirinden bağımsız olmadıklarını biliyoruz. Bunun ötesindeki "Zaman nedir?" tartışmalarına girmek yerine şimdi diğer iki soruya yönelelim.

Zamanla ilişkimizi (beş duyumuza ek biçimde) bir tür duyumsama veya algı olarak mı, yoksa anlayış olarak mı düşünmeliyiz? Zaman gözle görülür, elle tutulur algı nesneleri gibi değil. Ama yalnızca soyut bir fikir de değil. Peki ama ne? Biz insanların zamanla ilişkisi nasıl tanımlanmalı? Bu tartışmada belki en çığır açıcı analizi, Aydınlanma Dönemi’nin en önemli felsefecilerinden Immanuel Kant'ın "transandantal idealizm" yaklaşımında görüyoruz. Felsefe Portreleri serisine geri döndüğümüzde, Kant'ın görüşlerini özellikle nesnellik/öznellik çerçevesinde detaylı inceleyeceğiz.

Zamanın bazen daha yavaş bazen hızlı aktığı hissini bize veren nöral altyapı nedir, nasıl çalışır, niçin böyle bir "fenomenal deneyim"e sebep olur? Bu da aslında yukarıdaki ikinci sorumuzla bağlantılı. Genel olarak çoğu canlıda zaman akışını ve beden ritimlerini düzenleyen bir, belki de birden çok sayıda ve farklı özelliklere sahip biyolojik "iç saat" olduğu düşünülüyor. Gerçekten de, örneğin bir kaza anında zamanı yavaşlamış gibi hissetmemizle, çocukluğumuzdan hafızamızda kalmış bir dönemi çok hızlı veya yavaş geçmiş gibi düşünmemize yol açan unsur, tek ve aynı biyolojik mekanizma olmayabilir. Bu anlamda zaman akışı bazen “şimdi ve burada”yla ilgili algıya, bazen daha soyut bir biçimde bize geçmişte kalmış bir olayı hatırlatan bir tür anlayışa (veya düşünceye) yakın gelebilir.

Çocukken evinin çatısından düşen ve bu düşme anını zaman yavaşlamış gibi deneyimleyen nörobilimci David Eagleman, ilginç bir deneysel yöntemle bu yavaşlama hissinin gerçek bir algı değişikliği mi, yoksa sonradan kurgulanmış bir hafıza yanılması mı olduğunu sorgulamış. Yüksek bir kuleden atlasak, aşağıda serili bir ağın üzerine düşene kadar geçen sürede gerçek bir algı değişikliği (görmenin zamansal çözünürlüğünde artış) yaşıyor muyuz?

Yoksa yalnızca bize mi öyle geliyor? Bu deneyin bulgularına göre cevap ikincisi, zamanın yavaşladığı hissi bir yanılsamadan ibaret. Eagleman'ın deneyi çok akıllıca tasarlanmış bir kurgu içeriyor. Yine de buradaki deneysel çıkarım hakkında kuşkularım var. Peki ya biz insanlarda zaman akışını daha uzun süreli dönemler cinsinden ele aldığımızda neler görüyoruz? İlginç bir biçimde, çocuklar yetişkinlere göre zamanın daha yavaş aktığını düşünüyorlar. (Yaşlandıkça bu izlenim değişiyor.) Klinik depresyondaki insanlar da öyle.

Belki zamanın geçiş hızını ne şekilde hissettiğimize, neler yapabiliyor veya yapabilecek olduğumuz, yani içinde bulunduğumuz koşullar ve bunları değiştirebilme imkânımız konusundaki kanaatimiz de etki ediyor olabilir. Bu bağlamda, 2. Dünya Savaşı sanki hiç bitmeyecekmiş hissiyle, mülteci olarak bulundukları Brezilya'da 1942'de hayatlarına son veren Stefan ve Lotte Zweig'ı hatırlamakta fayda olabilir. "Hiç bitmeyecekmiş" gibi görünen savaşın birkaç yıl içinde bittiğini de aklımızda tutmak lazım.