Dünya Mirası Adalar'da Derya Tolgay, Elmadağ’dan Bomonti’ye, Cihangir’den Burgazada ve Büyükada’ya uzanan hayat hikâyesiyle, İstanbul’un çok kültürlü geçmişine tanıklık etmiş Roger Urban ile hafızanın izini sürüyor.
Derya Tolgay: Herkese merhaba, bir Dünya Mirası Adalar programında daha hep birlikteyiz. Ben Derya Tolgay ve bugün programı tek başıma yapıyorum. Kıymetli bir konuğum var. Biz adada karşılıklı onunla sohbet edeceğiz ve siz de bu kaydı daha sonra dinleyeceksiniz. 1943 İstanbul doğumlu Roger Urgan konuğumuz. Hoşgeldin Roger.
Roger Urgan: Hoş bulduk.

D.T.: Epeydir yapmak istediğimiz programı nihayet bugün gerçekleştiriyoruz, çok teşekkürler.
R.U.: Rica ederim.
D.T.: Bu programda yalnızca eski Büyükada’yı değil; İstanbul'un kaybolan hafızasını, çok kültürlü yaşamını, müziği, gençliği ve bugün artık yerinde olmayan bir hayat duygusunu konuşacağız seninle.
Senin Elmadağ'dan Bomonti'ye, Cihangir'e, Burgazada'dan Büyükada'ya uzanan çok zengin, çok renkli bir hayat hikayen var. Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ve Türklerin birlikte yaşadığı eski zamanlar bunlar ve çok eski bir Adalısın. Ailenizin içinde dönemi etkileyen önemli şahsiyetler var. Eğitimini Alman Lisesi, Avusturya Lisesi var, Robert Koleji gibi çok kültürlü okullarda yaptın. İstersen önce bizlere kendini anlat.
R.U.: Annem ve babam iki ayrı kültürün tesadüfen buluşması. Babam Erzurum kökenli, Ermeni katolik bir aileden geliyor. Çok ufak yaşta ailesi İstanbul'a gelmiş. Nitekim onları İstanbul'a getirten kişi dedem Erzurum'dan İstanbul'da geliyor. Okuyor ve avukat oluyor. Kazandığı paralarla Harbiye Ordu Evi'nin karşısında, Cumhuriyet Caddesi 259 numarada bir ev alıyor. O kadar birikimi nasıl yapabildiğini sorarsan, o zamanlar orası şehrin dışı sayılıyor. Mesela Elmadağ'da Kervansaray Gazinosu'nun olduğu yer eski mezarlıkmış. Şehir de Taksim'den sonra hemencecik bitiyordu. Geldiler, yerleştiler.

Dedemi çok küçükken gördüm, ailenin koruyucusu oydu. Sadece bizim ailede değil, genelde bütün gayrimüslimlerde bir kişi aileye kol kanat geriyor yani onu koruyor. Babam Galatasaray Lisesi’nde okuyor ama I. Dünya Savaşı başlayınca öğrenimini yarada bakıyor ve askere gidiyor. Döndükten sonra bütün gayrimüslimlerin yaptığı gibi Hollande Bank’ta çalışmaya başlıyor. Nedense orası bir okul. Bir sürü gayrimüslim o bankada çalışıyor. Babamın en çok ilgi gösterdiği alanlardan biri de sinemaydı. Nitekim sonra da Lale Film’de çalışmaya başlıyor. Yaptığı iş de gelen filmlerin Türkiye çapında dağıtımı. Lale Film’den sonra Reks Filmcilik ve sonra da Özen Film’de çalıştı. Oradan da 74 yaşında emekli oldu.
D.T.: Ama ailenin dedeleri de çok önemli şahsiyetler değil mi?
R.U.: Evet, dedeler önemli. Anne tarafı Venedik'ten 19. asrın ilk yarısında Türkiye'ye gelmiş. Geliş nedenleri bir macera sonucu mu yoksa Osmanlı İmparatorluğu'nu bir fırsat yeri gördükleri için mi bilmem ama hızla ilerlemiş: Kimisi müzisyen, kimi kimyager, kimi de eczacı olmuş. Bu şekilde bir aile.
Baba tarafı 1958'de Alman ortaklarla bir gazoz kapağı imalathanesi işine başladı ve babam iflas etti. Hayatımın en hazin hikayesi budur. Evimizdeki bütün eşyalar mezatla satıldı. Ondan sonra babam bir daha belini doğrultamadı. Sonunda annemin ailesinin yanına sığınmak zorunda kaldık. Bomanti’de dört katlı bir binanın iki katı bizimdi, oraya taşındık.
D.T.: Senin hayatına dönersek, müzik çok önemli bir yerde. Özellikle bir gitar tutkun var. Nino Varonn ile tanışman var. Biraz bunlardan bahseder misin?
R.U.: Ada'da ben müziğe nasıl başladım? Camp Fire dediğimiz ateş etrafında oturup şarkı söyleyip gitar çalan Rum ikiz kardeşler vardı ama onlar artık Türkiye'de değiller. O kadar hoşuma gitmişti ki, “Gitar çalmayı ben de öğreneceğim" dedim. İskelede şimdiki CHP'nin bulunduğu binanın arkasındaki biracıların olduğu yerde Nino ve diğer çocukla sek sek oynardık. Çok güzel bir çocukluk yaşadık. İlerleyen yıllarda bu arkadaşlarla çok köklü ilişkilerimiz oldu. O zamanlar Rum, Ermeni, Yahudi hiç öyle bir ayrım yoktu.
D.T.: Birbirinizin ne olduğunu bilmiyordunuz bile.
R.U.: Evet. Sonra biraz büyünce evlerde gençlik partileri başladı. O zaman başka bir şey yoktu yani gidilecek kulüp, diskotek falan daha yoktu. Ada’da ilk diskotek Yekta idi, sonradan da Florida diye bir yer açıldı. Bu partilerde Grundig teyplerde çalınan müziklerle partiler yapılıyor, dans ediliyordu fakat masumane şeylerdi. O zamanlar genç kızlarla flörtler belli bir düzeydeydi yani seks diye bir şey yoktu. Bir kızı öpmekle hamile bırakılıyor sanırdı insanlar yani o derece masumane idi. Ne güzeldi, ne güzel böyle bir dönem geçti.
Nino muhakkak ki benden daha tecrübeli ve iyi bir gitaristti fakat Yahudiler için bir yüzkarasıydı çünkü müzikten para kazanmayı bir türlü beceremedi.
D.T.: Çok doğru. Resimleri çok güzel ama oradan da kazanmıyor sanırım.
R.U.: Yapamıyor yani Yahudiler için bir yüzkarası diyorum ya.
D.T.: Ama çok önemli bir şahsiyet .O neşeli kimliğiyle hakikaten Adalar’ın neşesi.
R.U.: Bir gün bana şöyle demişti, hiç unutmam; “Kompleksin ne olduğunu bilir misin?” Ben, “Yok nedir o?” deyince de, “Mesela sen kısa boylusunun kompleks duymuyor musun? Ben de saçsızım. Onun kompleksini duyuyorum,” demişti.
D.T.: Buradan ona da selam verelim.
R.U.: Çok iyi bir arkadaşımdır.
D.T.: Bu kadar müzikten bahsettik. İstersen senin seçtiğin bir parça var, bizim için anons eder misin onu?
R.U.: Size Rumca bir parça dinleteceğim "O ganotist" diye. Ben bu ganotist kelimesini daha yeni öğrendim. O zaman bilmiyordum.
D.T.: Ne demek?
R.U.: Kalaycı demekmiş, tencere kalayıcısı. İşte onu size dinleteyim.
D.T.: Kalayciii. Evet, harika bir parça seçtin. Çok teşekkürler. Neler hatırlattı bu şarkı sana?
R.U.: Tamamen çocukluğuma odaklandım. Bir de bu şarkıların ne kadar duygusal ve hoş olduğunu bir daha yaşamış oldum.
D.T.: ...ve neşeli.
R.U.: Neşeli, evet.

D.T.: Peki, Adalar'ın o zamanlar çok neşeli olduğunu söylüyorsun sen. Neşesi kaldı mı?
R.U.: Zannetmiyorum. Ben hatırladığım kadarıyla annemlerle her hafta sonu, Cumartesi - Pazar muhakkak bir yere gidilirdi. Bir kır bahçesine, Hristos Manastırı'nın orada İgor'un Yeri vardı veya Lunapark'a gidilirdi ya da caddede Malul Gazi'nin daha yukarısında BelVü diye bir yer vardı. Sonradan adı Kırmızı oldu. Her hafta sonu muhakkak, yetişkinler ve çocuklar tüm ailece yemek yenirdi. Ondan sonra yetişkinler aralarında kağıt oynarlardı. Biz çocuklar da kendi aramızda oynardık.
D.T.: Bugünün böyle yüksek desibelli müzikleri falan yoktu o zaman değil mi? Hepsi insani ses ölçeğindeydi.
R.U.: Yoktu. Hatta mesela Hristos'ta şezlonglar olurdu, onlara uzanıp yatılırdı.
D.T.: Çamların altında, reçine kokularında...
R.U.: Evet, evet.
D.T.: Biraz yeme içme kültürüne de değinelim mi?
R.U.: O zaman Ada’da tek bir güzel lokanta vardı. O da Façyo Lokantası'ydı ve Façyo Lokantası'nın bugün bile hatırladığım üç spesiyalitesi vardı. Biri ravioli idi yani bir nevi mantı gibi ama nefis bir şeydi. Gravyer soslu fırında. Harika bir şey. Diğeri balık. Biz çocuklar kılçıksız balığı severdik. Dolayısıyla kılıç balığı en favori balıktı.
D.T.: O zaman Marmara'da bol bol var tabii .
R.U.: Bu bir de oranın şokola suflesi vardı. Rezervasyonsuz gidemezdiniz. Sahildeki lokantalar deseniz Kapri sadece turistlere çalışan bir lokantaydı. Bütün sahil full olduğunda bile, Ada’nın yerli halkı Kapri’ye gitmezdi. Nedense turist lokantası diye biliniyordu ve giden olmazdı.
D.T.: Golf kulübü?
R.U.: Golf kulübü bizim çocukluğumuzun en güzel yerlerinden biriydi.
D.T.: Şu anda yerinde bir apartman var.

R.U.: Evet, köşedeydi. Hatta biz orada müzik de yaptık, akşamları müzik oluyordu. Bizim de böyle altı kişilik yarı profesyonel, yarı amatör bir ufacık grubumuz vardı. Orada biz çaldık, hatırlıyorum. Mini golf kulubüydü. Öyle uzun atışlar değil, kısa kısa, aralardan geçirerek oynanırdı. Golf ile ilgilenmeyen gençlik için güzel bir yerdi. Ayrıca gece kulübü kısmı da vardı.
D.T.: Yerine dikilen apartmanın ismi Golf. Küçük bir hatırlatmaca. Tabii sen 6-7 Eylül'ün şahitliğini de yaptın. Çok küçüktün o zaman ama neler hatırlıyorsun?
R.U.: Hiç unutmayacağım, şöyle hatırlıyorum: Annemle babamla akşamları çıkar, arkadaşlarıyla buluşurdu. Genelde Eleni’nin ya da Yorgo’nun evinde buluşurlardı. Nitekim o gece şöyle bir olay oldu. Annemler çıktılar. Hatta ben de onları takip ettim fakat hiç unutmam, yokuştan aşağı baktığımda Resul Büfe’nin orada elinde Türk bayrağı, beyaz bir ata binmiş birisinin halkı böyle galeyana getirdiğini çok yakından gördüm. Annem ve babam gitmişti ve ben eve geri döndüm. Yarım saat sonra ise hadiseler başladı. Ben tek başımaydım, bir de yanımda bir İtalyan bir çocuk vardı, Ricardo. Babası Vatikan elçiliğinin bahçıvanıydı,
D.T.: Siz o zaman Vatikan bahçesine bakan o köşedeki evde mi oturuyorsunuz?
R.U.: Evet ki zaten hep orada oturduk. Annem babam dışarıda, telefon falan öyle bir şeyler de yok. Ne olacak bekliyoruz. O arada taş atmalar vs. var. Karşımızdaki komşu bakkal Mateo ve karısı çok korktular, bağırıyorlardı. İnsanlar iki üç kere indiler çıktılar. Taşlar atılıyordu. Sonunda alt kapıyı, bahçe kapısı değil de mutfak kapısını zorlamaya başladılar.
D.T.: Çocuk olarak bir şeyleri de anlayamıyorsunuz, değil mi?
R.U.: O kadar da çocuk değilim, 10 yaşındayım. Sonunda kapıyı kırmaya yeltendiler. O sırada bir mucize oldu. Heybeli'den bahriyeliler geldi, dağıldılar. Sonra da annemler eve geldi. Böyle yatıştı. Fakat ertesi günü hatırlarım: İskelenin oradaki Façyo Lokantası'na gittik. Bütün mezelerin muhafaza edildiği büyük buzdolabı denize dökülmüştü. Nasıl attılar onu hatırlamıyorum yalnız o olayı yaşadık, gördük. Çarşı berbat bir vaziyetteydi .
D.T.: Ondan sonra bir kırılma hissettin mi?
R.U.: Çocuk olduğumuz için ne olduğunu anlamadık. Bir günlük bir şey gibi geldi bize.
D.T.: Ama sonra herhalde daha farklı bakıldı.
R.U.: Ondan sonra anlaşıldı ki gayrimüslimler olarak biz istenmiyoruz. Ben öyle bir kanaate vardım. Çok hatırlayamıyorum bunu nasıl kafamdan silebildim? İşte çocuk olunca her şey çabuk siliniyor.
D.T.: Evet, çocuk olmanın bir taraftan da ürettiği bir neşe var. Peki Roger, bugünün gençlerine eski İstanbul insanını anlatmak istesen birkaç cümleyle anlatabilir miydin?
R.U.: Eski İstanbul insanı biraz daha kibardı ve daha yardımseverdi. Komşuluk ilişkileri, insanların yolda birbirlerine hitap şekilleri bambaşkaydı.

D.T.: Geçmiş, bireysel kimlik inşasının temel yapı taşlarından biri esasında. Yani insan kim olduğunu yalnızca şu anki özellikleriyle değil; yaşadığı deneyimler, hatıralar, ilişkiler ve ait olduğu bu kültürel, tarihsel bağlam üzerinden de anlamlandırabiliyor. Bu nedenle de geçmiş, bireyin kendisiyle kurduğu süreklilik duygusunu oluşturuyor. Sendeki süreklilik bugüne geldiğinde, bugüne dair neler söylemek istersin? Ben şöyle söyleyeyim ki biraz karmaşık sordum ama cevaplamak istersen: Eğer bir günlüğüne eski Büyükada'ya dönebilseydin, mesela ilk nereye giderdin?
R.U.: Tabii. Benim için en sevdiğim yer Saat Meydanı.
D.T.: Biz kaydımızı duyduğunuz bu zil sesiyle bitiriyoruz çünkü bu zil sesiyle beraber Roger'in sevgili eşi Rita geldi. Sohbetimiz başka bir hatta gelişmeye başladı. Belki sonraki programlarda bu sohbeti sizlerle paylaşırız ama bugün Roger Urgan’a, çok teşekkür ediyoruz. Kim olduğumuzu, yalnızca şu anki özellikleriyle değil, yaşadığı deneyimler, hatıralar, ilişkiler ve ait olduğu tarihsel kültürel bağlam üzerinden anlamlandırıyoruz. Sevgili Roger’den harika bir hayat hikayesini dinledik. Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz. Adalar hepimizin!


